marmara’nın fokları…

08/06/2014 § Yorum bırakın

Geçen gün Beşiktaş’taki Kadıköy İskelesi’nin yanında denizden kafasını çıkaran bir fokla göz göze geldiğimize yemin ederim. “Gördünüz mü, gördünüz mü” diye bağırmak üzere arkamı döndüm ama etrafta kimsecikler yoktu. Mucizeyi benden başka gören olmamıştı. Hiç değilse fotoğrafını çekeyim diye telefonuma davrandıysam da nafile; daldı ve bir daha görünmedi. Bu ufacık ânı, geçen sene akdeniz fokuBeykoz’dan motorla Yeniköy’e geçerken öyle üçlerle beşlerle ifade edilemeyecek kadar kalabalık bir yunus sürüsünün ortasında kalmamdan ve hatta evvelki sene Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde uğradığım -Hitchcock’un Kuşlar filminden bir sahne kadar ürkütücü- karga saldırısından daha fevkalade buluyorum. Maatteessüf (bu lakırdıyı da ilk defa olmak üzere kullanmış bulundum, umarım yerli yerindedir) utangaç fok, kargalar kadar arsız olmadığı gibi kendini göstermekte yunuslar kadar lütufkâr da değildi.

Nerde okuduğumu unuttum şimdi; 1950’lerden beri Marmara’da Akdeniz foku görülmemiş. Fakat daha bu sene içinde Çanakkale, Karabiga’ya kadar sokulduklarını rivayet eden bir habere de rastladım. Umarım yolunu şaşırarak Boğaz’a kadar gelen bizimkinin peşine başkaları takılmamıştır. Çünkü bu tarafta fokları besleyecek kadar balık olmadığı gibi sığınabilecekleri kadar güvenli deniz mağaraları da yoktur. Bütün Akdeniz’de sayıları bir kaç yüze kadar düştüğü için her birinin güvenli sularda ve mutlaka insanlardan uzakta kalmaya ihtiyacı var.

İlkokula yeni mi başlamıştım, ikinci sınıfta mıydım, herhalde televizyon haberlerine ilk defa dikkat ettiğim yaşta olacağım; sonradan Aydın ismini verdikleri yılışık bir beyaz balina Sinop sahillerinde arz-ı endam edince bütün ülkenin maskotu haline gelmişti. Biz hayvanları bize maskaralık etmeleri kaydıyla seviyoruz. Zaten şefkate muhtaç olan, sanıldığının aksine, asla şefkatin muhatabı değildir. İnsanlar daima kendi vicdanlarını teselli için birilerine yahut bir şeylere şefkat göstermeye ihtiyaç duyarlar. Hatta şefkatlerine tenezzül eden olmazsa hırçınlaşırlar. Akdeniz fokları, uzak kuzenleri gibi burunlarının ucunda birer topla kalabalıklara alkış tutsalardı belki bu kadar gadre uğramayacaklardı.

Doğrusu; evcil hayvanlarla da sokak hayvanlarıyla da aram iyi sayılmaz. Hayvan beslemekte hayvanın bir çıkarı bulunduğunu düşünmüyorum. Bizim arkadaşlığımıza ihtiyaçları olduğunu da… Birbirimize göstermediğimiz yakınlığı onlara göstererek içimizi rahatlatan ve bu işte bir çıkarı bulunan bizleriz. Bu işin diğer köpek sahipleriyle sosyalleşebilmek için köpek sahiplenmeye varacak kadar pespayeleştiği de vakidir. Hayvan hakları meselesi, insanın çevre hakkı kapsamında mı gelişecek yoksa hakkın süjesinin yalnız insan olmadığı ve fakat hayvanların da hak sahibi olabileceği fikri mi benimsenecek şimdilik bilmiyorum. Fakat herhalde bu tartışma, ancak evcil hayvan sahiplerinin tekelinden çıkıp doğal yaşamın korunması için çalışan aktivistlerin sürece müdahil olması ile daha sağlıklı bir zemine kavuşacak. Yoksa kölelere iyi davranılmasını öğütlemek, hak savunuculuğu değildir; “köle hakkı” lafzı, tek başına dahi gülünçtür.

gokce orfoz

Evcilleştirilmeyi reddettikleri ve hiç bir vakit aramıza karışmadıkları halde, bizim inatla yaşam alanlarına girip dünyalarını kararttığımız türler söz konusu olunca ise içim daralmıyor değil. Çocukken bu konudaki ilk travmayı, birçoklarımız gibi Bambi’nin annesinin vurulduğu sahneyi izleyerek değil, görerek yaşadım. Babamın memuriyeti dolayısıyla bulunduğumuz ve ilk çocukluk yıllarımın geçtiği Beyşehir’de Beyşehir Gölü’nün endemik türü olan gökçe balığının nesli, aklıevvellin biri göle vaktiyle canlı levrek attığı için tükeniyordu. “Neslin tükenmesi” lafı, bir çocuğun zihnine bile korkunç manzaralar getirir. Nihayet biz oradan ayrıldıktan on yıl kadar sonra, levrekler son gökçe balığını yiyip, türün yeryüzündeki milyonlarca yıllık serüvenini noktalamışlar. Bir defa da okudum ki bir başkası da göle gümüş balığı bırakmış ve bu da berikinin yumurtalarını yediğinden levrekler de yok olmaya yüz tutmuşlar. O habitata zaten yabancı olan levreklere üzülünmez ancak dünyada yalnız o gölde bulunan gökçe balığının arkasından ne kadar ağlasak azdır. Adına türküler yaktığımız allı turnaların (bazı kültürsüzlerin deyimiyle flamingo) sayılı uğrak yerlerinden olan Seyfe Gölü’nü kuruttuk, belki yakında Beyşehir Gölü’nü de tamamen kurutur gökçe balığına bihakkın mezar yapmış oluruz (!)

Vicdanımızı rahatlatmaya yetecek değil ama farkındalık yaratmaya katkımız olsun diye, geçen sene yaptığımız nişanımızın davetiyelerini zıpkınla avlanmaları yüzünden nesilleri tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan orfozları koruma çalışmaları yürüten WWF’ye hazırlatmıştık. Her bir davetiyenin üzerinde kocaman gözlü, asık suratlı bir orfozun sualtı fotoğrafı vardı ve altında “Bu davetiye ile yapılan bağış, WWF-Türkiye’nin Kaş-Kekova Özel Çevre Koruma Bölgesi’nde 2000 yılından beri yürüttüğü denizel biyolojik çeşitliliği koruma çalışmalarına destek sağlamıştır. Verdiğiniz destekle bu türü korumuş oldunuz.” yazıyordu. Fakat nişandan kısa bir süre sonra meşhur bir balıkçının tezgahında koca bir orfozu kancanın ucunda görünce baştan ayağı titrediğimi hatırlarım. “Olta” diye yazmışlardı, inanırsanız… Aynı dükkanın iki sene evvel “çinekop satmıyoruz” kampanyasında başı çekerken, ertesi sene defne yapraklarını sarıkanat, çinekopları lüfer diye sattığını da üzülerek gördüğümüz için biz pek inanmadık.

harita turler

Mucizelere belki tesadüf etmiyoruz da onlar bir gayeyle bize geliyorlar. Öyle değilse de ben sevimli fokun bir akşam üstü Beşiktaş sahilinde bana görünmesini, tüm bunları bana hatırlatmaya ve bir süredir yazmaya ara vermiş olduğum için yazmak iştihası vererek yazdırmaya çalıştığına yordum. Dilerim bu yazı, gökçe balığının kaderini orfozların ve Akdeniz foklarının paylaşmaması için ufak bir katkı olur.

P.S. Fokcağızı fotoğraflayamamıştım, fakat aynı iskelenin yanında yine sanırım yolunu şaşırmış bir yeşil başlı ördeği yakalayabilmiştim. Günlük Beşiktaş-Kadıköy yolculuklarımdan telefonumda kalan diğer fotoğraflarımı da bu vesileyle onunla birlikte yazıya ekliyorum. Şimdi tekrar bunları görünce düşündüm ki İstanbul’un güzelliğini İstanbullular yerine asıl biz Kadıköylüler temaşa ediyoruz. Ol mâhiler derya içre deryayı bilmiyorlar, biz karşıdan her akşam güneşin şehrin ortasına düşüp çıkardığı ortalığı mahşere çeviren yangını izliyor ve sanırım İstanbul’u bir başka seviyoruz:

 

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading marmara’nın fokları… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: