festival günlüğü (bir)…

02/04/2013 § 1 Yorum

Bu sene festivalin Paskalya’ya denk geldiğini, Atlas Sineması’ndan çıktığımız ilk günün akşamı St. Antuan Kilisesi önündeki kalabalığın telaşını merak edip içeriye girmemizle farkettik. Sempatik bir papaz efendi önderliğinde Kutsal Cumartesi ayini için toplanmış katolik cemaati, ertesi gün Paskalya’ya kavuşacak olmanın heyecanıyla mesuttu. Pazar biletlerimiz Kadıköy’de olunca ikinci gün de filmden çıkıp, Moda All Saints Kilisesi’nde protestanların paskalyasını görme fırsatı bulduk. Bizim Ramazan hilali gibi tartışmalı mevzu olduğundan ortodokslarınki kısmetse mayısta olacak. Moda’da pastanelerin camekanlarını görseniz; paskalya çörekleri, boyanmış yumurtalar… Ama ben en çok çikolatadan yapılmış tavşanları görünce, çocukken dayımın Almanya’dan getirdiği dev çikolata tavşanı hatırlayarak, sevindim. Gündelik oyunum: Otuz saniye içinde tavşanlı beş film sayabilirsem dileğim gerçek olucak! Bir, Harvey, iki, Who Framed Roger Rabbit?, üç, Donnie Darko, dört, Inland Empire, beş, Monty Python and the Holy Grail… Yaşasın, kolay oldu. Sayemde dünyaya barış gelecek ve benim de yepyeni bir arabam olacak :)

harvey

Festivalin ilk haftasonu altı film görebildim: Lizbon’a Gece Treni (Night Train to Lisbon),  Derin Sular (Djúpið)Bayanlar Baylar (Final Cut: Hölgyeim és uraim)İki Arkadaş (Ernest et Célestine), 7 Kasa (7 Cajas)Bir Şarkının Peşinde (Searching for Sugar Man)… İlk ikisini sıcağı sıcağına puanlayayım:

Lizbon’a Gece Treni (Night Train to Lisbon), Almanya

night train to lisbonAynı isimli bestseller romandan uyarlama olan bu film, festivalin Edebiyattan Beyaz Perdeye başlıklı kategorisi kapsamında gösterildi. Filmin Türkiye prömiyeri olduğundan yönetmen Billie August da gösterime katıldı. Gerek filmin içeriğinden, gerek yönetmenin filmden sonraki itiraflarından anlaşıldığı kadarıyla filmi çekenlerin Portekiz’e, Portekiz kültürü ya da tarihine önceden gelen bir aşinalıkları yok. “Kitabı tuttu, filmi de tutar” diye çekilmiş ve hatta yine yönetmenin ifadesine göre daha fazla izleyici çeksin diye içine kitapta olmayan bir aşk ilişkisi de sıkıştırılmış bir film izledik. Öncelikle filmin bir kaç handikapı vardı: Mesela hikayenin başladığı İsviçre’de de, asıl olayların ve flashbacklerin cereyan ettiği Portekiz’de de herkes İngilizce konuşuyordu. Öyle ki filmde hiç Portekizce cümle duymadık. Dahası İngilizceleri kötü olduğu gerekçesiyle önemli roller şöyle dursun yan rollerin bile çoğu Portekizli oyunculara verilmemişti. Portekiz yakın tarihini anlatan ve Portekiz’de geçen ve fakat İngiliz, Amerikan, Alman ve Fransızların oynadığı filmde Portekizliler yalnız figüranlık ediyordu. Yönetmen Portekizli olmadığı gibi Portekiz’e de yabancı olduğundan hikaye ve zemini de dağılıyordu tabi. Kestirmeden söyleyeyim: Portekiz’i Portekizliler anlatabilir, biz anlatamayız. O iklimin, o coğrafyanın dışından olan kişiler ya stereotiplere sığınıp beylik ve oryantalist hikayeler anlatırlar ya başka memleketlere ait hikayeleri getirip bu yabancısı oldukları memleketin toprağına dikmeye çalışırlar. Çok kibar bir bey olduğu için doğrusu sempatimi kazanan yönetmen ne yazık ki Salazar’ı yanıbaşındaki Franco ile değil götürüp Hitler’le kıyaslayacak kadar Lizbon’a uzaktı. Filmi de bir uyarlama olarak zayıf olduğu kadar film olarak da zayıftı. Jeremy Irons’ın oyunculuğu da tek başına filmi kurtarmaya yetmiyor. Kurosawa Usta zamanında şöyle buyurmuş: “İyi bir senaryo ile iyi bir yönetmen bir şaheser üretebilir. Aynı senaryoyla vasat bir yönetmen ancak idare eder bir film üretebilir. Fakat kötü bir senaryoyla iyi bir yönetmen bile iyi bir film çekemez.” Doğru söze ne denir.

Puanım: 4/10 

Derin Sular (Djúpið), İzlanda

djupidİzlanda bir sinema ülkesi değil. İzlanda bir balıkçı ülkesi. Bunun ne kadar böyle olduğunu kaç senede bir izleyebildiğimiz İzlanda filmlerinden bu sene festivale gelenin yine balıkçılarla ilgili olmasından anlıyoruz. Bence temelde bu bir sorun değil. Madem ülkenin hayatında denizin, balığın, balıkçının önemli bir yeri var, tabi ki İzlanda filmleri de bunların hikayelerini anlatacak. Yalnız işte içlerinden bunun gibi uluslararası film festivallerinde dikkat çekebilenlerin bile “gerçek olaydan alınmış” olması bir hayalgücü eksikliğine ve kurmaca konusundaki başarısızlığa işaret ediyor. Bununla birlikte aslında filmi beğendim. Bunda filmde bir kaç şeyin çok doğru yapılmış olmasının payı var. Evvela; ışık… Filmde tam olması gerektiği gibi doğal ışık kullanılmış. Her ne kadar bu filmi biraz karartmış olsa da genelde sabahın erken saatlerinde geçen hikayeye cuk oturan bir ambiyans sağlıyor. İkinci olarak, mucizevi şekilde hayatta kalan bir adamın hikayesini anlatan film, Wolfgang Petersen’in Kusursuz Fırtına’sı tarzı bir hayatta kalma (survival) filmi olmaktan özenle kaçınıyor. Hikaye mucizevi bir iş başaran Gulli’nin aslında ne kadar sıradan olduğu, küçük volkanik adada insanların nasıl bir kısır döngü içinde yaşadıkları gibi samimi gerçekler temelinde ilerleyip, kilise sahnesinden sonrası bence gereksiz olmakla birlikte, tam bitmesi gerektiği şekilde bitiyor. Filmi sıcak ve samimi buldum ve izlediğime hiç pişman olmadım.

Puanım: 6/10 

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , , , ,

§ One Response to festival günlüğü (bir)…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading festival günlüğü (bir)… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: