edward hopper, madrid’te…

27/08/2012 § Yorum bırakın

Madrid’te Paseo del Prado üzerinde üç büyük sanat müzesi vardır: Prado Müzesi, hemen çaprazında Thyssen-Bornemisza Müzesi ve biraz aşağılarında Kraliçe Sofya Müzesi… Klasikler Prado’dadır, modernler Reina Sofia’da. İkisi de devletindir. Bu ikisinin koleksiyonlarındaki eksikler, özel koleksiyondan müzeye çevrilen Thyssen-Bornemisza’da bulunur. Prado ve Reina Sofia’yı daha önce gezdiğim için Madrid’e bu gelişimde ilk önce Thyssen-Bornemisza’yı ziyaret etmeyi kafama koymuştum. Carrera de San Jerónimo’dan, Madrid’te ne kadar çok dönerci olduğuna hayret ederek, Neptün Çeşmesi’ne doğru yavaş yavaş inerken iyi bir koleksiyonerin ömrü boyunca gücü yettiğince topladığı geniş fakat çok da iyi kataloglanmamış bir kırkambarla karşılaşmayı umuyordum. Madrid’te hep umduğumun fazlasını buluyorum.

Benim aklım müzenin kalıcı koleksiyonundaydı ama vardığımda Thyssen-Bornemizsa, heyecanlarımın yönünü bambaşka bi’ yöne sürükleyecek şekilde Edward Hopper’ı ilan ediyordu. Bilmiyordum, beklemezdim bu kadar… Tam çaprazındaki Prado’nun “Rafael” afişleriyle büyük bir rekabet içinde, müzenin tüm duvarları bu yazın geçici sergisi Hopper ile doluydu. Hem kalıcı koleksiyon hem geçici sergi için bilet aldım ama gezmeye önce yollarımızın Madrid’te kesişmesinden sonsuz bir heyecan duyduğum Edward Hopper’dan başladım.

Müzenin kendi koleksiyonunda zaten dört önemli Hopper var: başta daha önce hiç bir zaman o kadar büyük olmasını hayal etmediğim (152.4 x 165.7 cm imiş) “Otel Odası” (Hotel Room), sonra Girl at a Sewing Machine,  Dead Tree and Side of Lombard House ve The Martha McKeen of Wellfleet… Fakat sergide NY Metropolitan Müzesi, NY Modern Sanat Müzesi ve Boston Güzel Sanatlar Müzesi başta olmak üzere ABD’nin önemli müzelerinden, özel koleksiyonlardan ve sanatçının ailesinden toplanmış toplam 73 eser bulunuyor. En başa Hopper üzerindeki etkileri göstermek için Degas’ın New Orleans’ta Pamuk Borsası tablosunu koymaları, serginin sonuna Hopper’ın Sabah Güneşi tablosunu canlandıran çok eğlenceli bir enstalasyon yerleştirmeleri, hazırladıkları kitapçıklar, ürünler ile küratörlerin çok iyi bir iş çıkardıklarını söyleyebilirim. Sergi, 16 Eylül’e kadar açık kalacak ve sırf bu sergi için günübirlik Madrid’e gelmeye değeceğini düşünüyorum çünkü bir daha bu eserler bir daha hiç bir zaman bir araya gelemeyebilir.

Aslında Amerikan resmini genelde biraz şişirme bulurum. Yeni zengin Amerikalılar, Kaliforniya şarabına prim yaptırdıkları gibi, resim piyasasında da ABD’li ressamların eserlerine değerlerinin üzerinde alıcı olarak bazı isimlerin hakkettiğinden fazla parlamasına neden olmuşlardır. Fakat Edward Hopper’ı bir tarafa ayırıyorum. Onun fırçasında gerçekten insanı derinden vuran bir şey var. Ve ABD’liler onunla istedikleri kadar övünebilirler çünkü kendi gibi seçtiği temalar da tamamen ABD’lidir. Öyle ki bugün bir ‘Amerikan resmi’nden bahsedeceksek ilk anacağımız isim Edward Hopper olmalıdır. Evlerde, otel odalarında, ofislerde; kimi zaman bir yatak, kimi zaman bir masada ama daima yalnız hatta melankolik Amerikalılar; yarı açık pencerelerin arkasında sıkıntılı evlilikler; sanki Robert Frost’ın “The Road Not Taken” şiirini resmedermiş gibi tuvale aktardığı New England peyzajları… Sergidekiler içinde beni en çok etkileyenlerse; Hotel Room, Soir Bleu ve Gasolina oldu.

Gasolina

Ne yalan söyleyeyim; aklım Hopper’ın magnum opus‘u ve benim de uzun süre bir reprodüksiyonunun duvarımı süslediği Nighthawks‘da idi. Elime katalog almamıştım, bu yüzden her koridorda her duvarda Nighthawks‘ı aradım. Yoktu. Başarılarını o kadar takdir ettiğim küratörler, onu Şikago’dan çıkaramamışlardı. Beni bu tabloya aşık eden, her şeyden önce resmin “hava”sıdır. Bu tabloda o kadar sevdiğim film-noir‘ların ambiyansını bulurum. Hatta tablodaki camekan adeta bir film perdesi gibidir. Bilir misiniz; Ridley Scott her bakımdan bir neo-noir olarak kabul etmemiz gereken Blade Runner’ı çekerken peşinde olduğu görüntüyü ve havayı göstermek için yapım ekibinin yüzlerine devamlı olarak bu tablonun bir kopyasını sallarmış. Vakıa sonuç çok başarılı olmuştur: Eşyanın renkleri kısılmıştır filmde. Bütün ışıkları emen yapış yapış bir kasvet içinde yansıyan hiç bir renk yoktur. Havanın karardığına da hükmedilemez. Sanki gittikçe yoğunlaşan siyah bir ışık boşluğa yayılmakta yahut havada adeta bir mürekkep buharı dağılmaktadır. Yani karanlığın aktif bir tavrı vardır burda. Işıksızlıktan mütevellit şahsiyetsiz bir karanlık değil, kuvvetli ışıkların bile öteleyemediği, ışığı sindiren, müessir, halkın deyimiyle bastıran, çöken bir karanlık…  Ancak, sözgelimi çizer Bob Kane’nin yarattığı Gotham şehrinin karanlığı gibi, gotik diyebileceğimiz bir ürkütücülüğü de yoktur, aksine hüzünlü ve melankolik bir havası vardır. (Yalnız kabul etmeli ki Tim Burton Batman’ı filme alırken, Gotham şehri de dipsiz bir melankoliye bürünmüştü.) Nighthawks‘da da vakit gecedir diyemiyoruz. Çerçevenin içinde doğaya ait hiç bir şey göremeyiz, gördüğümüz her şey insan eseridir. Karanlık da, ışık da… Adeta tablonun dünyasında günışığı yoktur, hiç olmamıştır. Yansımalar, gölgeler hep sunidir. Ve dükkandan yayılan sarı ışık sanki hastadır. Bilmem Van Gogh’un neşeli sarısı ile Edward Hopper’ın hastalıklı sarısını;  yine bu minvalde Gece Forum Meydanı’nda Kafe Terası ile NightHawks‘ı nasıl mukayese etmeli… Nighthawks‘da sarı ışık, duvarları aydınlatmaz da sanki onlara kendi rengini verir, bütün duvarları o hastalıklı sarıya boyar, dükkanı kuşatır, yüzleri sarar, camlar üzerinde dağılır ve sokağa boşalır. Belki mükemmel bir serginin tek eksiğiydi ama yine de ben olsam Nighthawks için boş bir çivi bırakırdım.

Nighthawks

Edward Hopper sergisinden çıkınca müzenin kalıcı koleksiyonunu gezmeye başladım. Barok ve Rönesans ressamları Rubens ve Caravaggio’dan, 19. yüzyılın Fransız empresyonistleri Monet ve Renoir’a ve oradan da 20. yüzyılın modern sanatçılarına kadar oldukça geniş bir yelpazeden tahmin ettiğimden daha fazla sayıda eser vardı. Yalnız beş altı saatte müzenin ancak birinci katını gezebildim ve yukarı çıkarken müzenin kapanma saati gelince görevli beni çıkışa yönlendirdi. Vakıa hayırlı oldu. Çünkü 19. ve 20. yy resimleri birinci katta, eskiler üst kattaydı ve Edward Hopper’dan Rembrandt’a geçse idim zihnim biraz allak bulak olucaktı. Üst kat için bir başka gün dönmeye karar verdim. Eski İspanya güzeli Carmen Cervera’nın kocası Baron Thyssen-Bornemisza’yı ikna ederek bu koleksiyonu İspanya’ya kazandırmasının ülkeye ne kadar büyük hizmet olduğunu ama herhalde İspanya güzeli seçildiğinde daha çok alkışlanmış olacağını düşünerek tekrar Madrid sokaklarına karıştım.

Solda tablonun orjinali, ortada ve sağda sergideki enstalasyon

Reklamlar

Tagged: , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading edward hopper, madrid’te… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: