şekerli bayramlar…

18/08/2012 § 1 Yorum

Bu sene döne döne gelip günahkar kardeşler Sümerli Temmuz ve Romalı Ağustos üzerine yürüyen mücahit Ramazan’ı teskin etmek mümkün olmadı. Biz ölümlüler gerçekleşmesi çoktandır beklenen birer kehanet gibi yağmur damlasının yere değmeden buharlaşabildiğini ve suyun bile pekala insanın burnuna kokabildiğini gördük. Temmuz’u tahtından edip, Ağustos’a da ancak bir on günlük saltanat bırakan Ramazan’ı savuşturduktan sonra, nihayet Şevval’in birinde ortalık yatıştı. “En büyük bayramdır. Kutlu olsun!”

Bu yazı böyle hamasi olmayacaktı. Bir aylık susuzluğum dinmedi sanırım. Bir daha deneyeceğim, baştan alıyorum:

Çift karakterli ve çift kültürlü bir toplum olmaklığımızın getirdiği türlü tuhaflığın içinde çifte takvim tutmak gibi güzellikler de var. Bu mevsim hiç bi’ şey yapmamışsak sıcak yaz gecelerinde ferahlatıcı güllaç ve buz gibi demirhindi şerbetinden nasiplendik. Ama hepsinden güzeli, ancak bu mevsimde bayramlıklarını giyen ağaçlarla, güneşle, denizle birlikte bayram etmek…

Uf, pek pespaye oldu! Bir defa demirhindi şerbeti Ramazan’a has değil, al işte Ramazan bitti, Hacı Bekir’e git tıksırıncaya kadar iç. Ve ağaçlıklar, pardon ağaçlar, bayramlıklarını yazın değil herhalde baharda giyiyor olsa gerek. Aman sonra ne basmakalıp şeyler! Ağaçlarla bayram etmek nedir? Birlikte “merhaba doğan güneş, merhaba bulut kardeş” şarkısını mı söyleyeceğiz?

Lafa nasıl gireceğimizi çok düşündüğümüzde ekseriya böyle yanlış ilhamlar peşinde konunun çok uzağına düşüyoruz. Efendim, arefe günü bayram şekeri almak üzere Şekerci Cafer Erol’a gittim. Konumuz; şeker… Bunu böyle tespit ettikten sonra baştaki huysuzluğumun sebebini de açıklayıp af dileyeyim. Cafer Erol’da neredeyse yirmi beş sene sonra horoz şekeri ile karşılaştım. Tabi pazarlık gücüm olsun diye hemen toparlandım, pek belli etmedim kendimi kaybettiğimi. Tok alıcı gibi ağız ucuyla sordum; iki lira dediler. İşini bilmeyen esnaf işte; oysa maaşımın yarısını verirdim! Elimden kapacaklar gibi bi’ koşu eve döndüm. Çocukluk hatıralarımla dolu gecenin sabahında bütün bir aile saadeti içinde geçen bayram kahvaltısı kalbimi biraz yumuşatmış olacak ki, çok büyük fedakarlık göstererek horoz şekerimi küçük kuzenime teklif ettim. İstemedi! “Ben böyle şeyler sevmem” dedi. Kendimi hala hakarete uğramış hissediyorum, huysuzluğum bu yüzden. Tarih bana horoz şekerini savunmak vazifesi yüklüyor. Bunu yapacağım! Ama madem bugün bayram, bundan sonra her şeyi bilen eskilerin sözüne kulak verelim; tatlı yiyelim, tatlı konuşalım.

Hediye kültürü bizde köklü değil ama en az bunun kadar sıcak bir adetimiz var; ikram… Batı dillerinde insanın içine sinen bir karşılığı bile olmayan ikram, ikram etmek ne güzel şey… Zannederim hediyeleşmeye üstün bir tarafı da var; ikramda hediye gibi az zaman önce bunun için satın alınmış bir şeyi vermiyoruz, daha çok elimizdekini paylaşıyoruz, yenilecek bir şeyse birlikte yemeye davet ediyoruz ve kimi zaman aslında kendimize aldığımız bir şeyden vazgeçerek karşımızdakine sunuyoruz. Şeker, ikramlıkların en güzelidir. Mevlüt için, nikah için ama en çok bayram için…

Cafer Erol’a girince içimde ormanın derinliklerinde o şekerlemeden yapılmış kulübe ile karşılaşan Hansel ve Gretel’in heyecanı uyandı. Bu hissi rüyalarını Willy Wonka’nın Çikolata Fabrikası’nın süslediği zamane çocukları duyarlar mı bilmiyorum. Ama şekerci o kadar kalabalıktı, içeri girmek, boşta bir tezgahtar bulmak o kadar zordu ki benim gibilerin hiç de az olmadığını sevinerek gördüm. Nitekim, İstanbul’un en eski işletmeleri, böyle mucizeli dükkanlardır. Hepsi az çok aynı işi yapan Hacı Bekir, Koska, Hafız Mustafa yıllardır aynı bakır kazanlarda şeker kaynatır, aynı mermer tezgahlarda işler ve aynı cam kavanozlarda sunar. Yalnız bu şekerlemecilerden Hacı Bekir kendine lokumcu, Koska helvacı, Hafız Mustafa baklavacı der iken Cafer Erol adını şekerci koymuştur. Bayram şekeri almak için Cafer Erol’u seçmemde herhalde bunun da payı var. Canım lokum çekseydi, illa ki güllüsünden almak için, aynı sokakta olan Hacı Bekir’e uğrayacaktım.

Kaliteli şeker ve baldan üretilmiş çeşit çeşit akidelerden ve renk renk drajelerden aldıktan sonra kasanın yanındaki horoz şekerlerini farkettim. Daha dört-beş yaşlarında iken haftada bir sokağımızdan geçen yaşlı şekerci amcayı, onu her defasında son kez gelecekmiş gibi bir heyecan bekleyişimizi, gelişinin mahalle çocukları arasında mutlu ve özlenen bir haber gibi yayılışını, harçlık için annelerimizin eteğine endişeyle sarılışımızı, sağ elinde taşıdığı cam kutunun içindeki elma ve horoz şekerlerini hatırladım. Çikolata değil, şekerleme nesliydik. Hayatımızda pamuk şeker, kağıt helva, kuş lokumu vardı. Otobüse bindiğimizde yol tutmasın diye alınan nane şekerlerini, mevlütlerde elimize bir külah içinde tutuşturulan Erden marka kaynana şekerlerini, babamın memuriyeti sebebiyle bulunduğumuz Beyşehir’de o kadar iştahla yediğim Mevlana şekerlerini, ilk kez içlerine badem değil de kayısı çekirdeği koyduklarını farkettiğimde masumiyetimi bir parça kaybettiğim badem şekerlerini, dilim yara olduğunda anneannemin ağzıma koyduğu nöbet şekerlerini de saymazsam olmayacak. Cafer Erol’un vitrininde yine çocukken o kadar düşkün olduğum, Batıda berber dükkanlarının önüne konan sarmal direklere (barber’s pole) ya da daha milli bir çağrışımla çeşm-i bülbüllere benzeyen halka şekerlerden de gördüm. Biz küçükken bir de böyle ama daha ince, şeffaf jelatin içinde satılan çubuk şekerler vardı. Bunun benzerlerini ama galiba naneli olanlarını, Avrupa’da noel için baston şeklinde yapıyorlar. Ne yazık ki ellerinde satımlık kalmamıştı. Şimdilik horoz şekerini ganimet olarak alıp dükkandan ayrıldım, ama halka şekerler için döneceğim.

Şekerleme, gerçekten elimizden gelen sanattır. Gerçi genel olarak tatlılar yönünden mutfağımız kuvvetlidir. Tarif defterimiz şerbetli ve sütlü tatlıların onlarcası, hem en güzelleriyle doludur. Nitekim şekerlemecilerimiz gibi baklavacılarımız ve muhallebicilerimiz arasında da asırlık işletmeler vardır. Hatta bunlar ticari olarak daha başarılı oldular; dükkanlar zinciri haline gelip, yurtdışına da şubeler açmaya başladılar. Ancak işte ta göçebe zamanımızdan bu yana eti, sütü, sebze-meyveyi, kısaca her tür gıdayı saklamanın türlü yolunu keşfeden, şekerin ömrünü uzatmanın yolunu da şekerleme yapmakta bulan dedelerimiz, helvası, lokumu, pişmaniyesi, ezmesi, macunu, şekeri ile bu işin de hakkını vermiştir. Şekerlemelerimizin bir kısmı da şekerlemecilerde değil de meyve kurularıyla birlikte yine bize has bir esnaflık kolu olan kuruyemişçilerde satılır. Pestilin, cevizli sucuğun, şeker sucuğunun, cezeryenin iyisi Mısır Çarşısı ve çevresindeki baharatçı ve kuruyemişçilerde bulunur.

İstanbul’daki şekerlemecilerimiz genelde birer aile işletmesi olarak kalmıştır. Belki ancak Afyon’da şekerlemecilik şehri ayakta tutan bir iş kolu halini aldı. Onun dışında yalnız işi fabrikasyona dökenler büyüdüler; içimizden bir Mars çıkaramasak da, bisküvici olarak başlayan Ülker ve Eti koca şirketler haline geldiler. Yabancılara satıldığını öğrendiğim vakit o kadar üzüldüğüm ve şeker üzerine uzmanlaşan Kent ise ticari hayatından ziyade kaç neslin çocukluğunda yer etmekte başarılı oldu. Yabancı lezzetleri çocuklarımızın dünyasına bunlar soktular ve bir kısmını bir hayli sevdirdiler. Lolipop, topitop gibi saplı şekerler, horoz ve elma şekerlerinin; bonbonlar, akidelerin yerini aldı. Kemik iliği (jelatin) kullanılarak yapılan marshmallow, gummibärchen ve jöle hayatımıza pek sevdiğimiz Ülker Çokomel, Eti Puf, Eti Cin ve Kent Jelibon şeklinde girdi. Toffee olarak Maoam’ın yerine Tofita ve Yumiyum’u; draje olarak M&Ms’in yerine Bonibon’u tanıdık. Çokomel’i yahut Bonibon’u tanıdığım için bahtiyarım. Gönül ister ki bizim kapı kapı şeker topladığımız gibi dünyanın öbür ucunda Cadılar Bayramı’nda trick-or-treat yapan çocuklar da kuş lokumunu ve pamuk şekeri tanısınlar. Tabi önce bizim çocuklarımız…

Şekerci Cafer Erol’den çıktığım vakit Kadıköy çarşısı son iftara hazırlanıyordu… Yanyalı, Ecevitler, Çiya, Kurukahveci Mehmet Efendi, Dicle, Baylan, Beyaz Fırın, Hacı Bekir… Hepsi yorucu Ramazan’ı uğurlamak için heyecanlıydılar ve bayramı en çok onlar haketmişlerdi.

Yarın İspanya’ya gidiyorum. Epey, görünüşe göre Ekim’e kadar, kalacağım. Buranın şekerlerini çok özlersem orda ancak chupa chups ile yetineceğim. Herkese önce sağlıklı, sonra mutlu ve illa ki şekerli bayramlar dilerim…

P.S

Cahit Sıtkı ile aynı çocukluk heyecanını paylaştığım için mutluyum.
Keşke şimdiki çocuklar da bu heyecanımıza ortak olsa:

Affan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne de adım;
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiç bir şey sorulmasın benden;
Haberim yok olan bitenden.
Bu bahar havası, bu bahçe;
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim;
Hiç bitmese horoz şekerim!

Cahit Sıtkı Tarancı

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , , ,

§ One Response to şekerli bayramlar…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading şekerli bayramlar… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: