festival notları & pink floyd…

22/04/2012 § Yorum bırakın

Nisan ayı, festival ayı… İKSV sayesinde yılın bu zamanını, gökyüzünde hacı leyleği, Boğaziçi’nde erguvanı, Baylan’da kup griyeyi, Moda Sahili’nde önümüzden sanki biz yetişemeden demir almış birer Sefine-i Nuh gibi geçen ada vapurlarını ve ada vapuruyla önlerinden geçerken uzaktan sakız ağaçlarının altında sevişmelerini izlediğimiz Modalı âşıkları, lüferin tezgâha inmesini, ilk mahyanın uyanmasını, bahçede lâleyi, pazarda enginarı ve müptelâsına kendini fellik fellik aratan çavuş üzümünü beklediğimiz gibi bekliyoruz. İyi şeyler başımıza yılda bir defa geliyor. Film festivali gibi… Bu festivalin İstanbul şehir takviminde artık başka türlü dolmaz bir yeri var. Yine bu sene şehrin caddelerine, sokaklarına, salonlarına festival bir cemre gibi düştü. Bahar geldi. Önümüzdeki haftadan itibaren lâlelerin tamamen açmasıyla iklim büsbütün değişecek ve ne zaman ki mevsimleri iyi tanıyan bir İstanbul hanımı bir muvakkit edasıyle ilk kez “Aman, enginarlar da hep kılçıklandı!” diyecek, bahar sessizce İstanbul’dan çekilecek… Tâ ki, gelecek senenin film festivali için gong çalana dek…

Geçen sene festivalin 30. yılı şerefine hazırlanan dolu dolu programdan sonra bu senenin programı pek tabi zayıf kaldı. Yine de biletlerimi çıktığı gün almıştım ve cumartesinin gelmesini iple çekiyordum. Yalnız dostlarla geçen uzun cuma gecesinin sabahında pek sefil bir şekilde uyanınca gideceğim ilk film olan Goro Miyazaki’nin Tepedeki Ev filmini kaçırdım. Bu aymazlığımı bir şekilde telafi etmem gerekiyordu ve o akşam 7’de sinema salonuna girip gece 1 buçukta çıkarak geç kalmadan festival havasını yakalamayı başardım. Arka arkaya önce Alan Parker’ın Duvar filmini, sonra Theodoros Angelopoulos’un dört saatlik Kumpanya filmini izledim. Bu sene kaybettiğimiz Angelopoulos’un Kumpanya’sını izlerken sinefilleri zevke getiren şeyler yaşandı. Gösterimin başında “Filmin yarısında bobin değiştirmek için 15 dakika ara verilecektir” gibi alışık olmadığımız bir uyarı yapılmıştı. Festivalde filmler arasız gösterilir fakat bu mecburi ara bize eski salonları, makaraları, filmleri, projektör sesini ve sinemaya ait türlü ayrıntıyı hatırlattığı için hoşumuza gitmişti. Sonra, filmin dönmeye başlamasından henüz beş dakika geçmişti ki, bir pat sesiyle birlikte perde karardı. Salondan bir tanesi “Aha da bobin koptu!” diye atıldı: Mırıltılar, gülüşmeler… Bir diğeri yanındakine bize de duyurarak “Bu, kısa film festivali miydi yahu?” diye sordu. Sinemaya dair sevdiğimiz ne çok şey var! O insanlarla dört saat, gece 1:40’a kadar salonda kaldık. Ara ara karanlıkta gözümü perdeden ayırıp salondakileri izledim. Arkadaşlar, çiftler, yalnızlar… Oturdukları koltuklara gömülüp perdedeki hayalleri takip edenlerin yüzlerinde ışığın yaptığı oyunlar… Film izlemeyi ve sinemayı seven insanlarla birlikte vakit geçirmenin keyfi…

Geçen haftasonu biten festivale, bu yıl çok ihanet ettim. Bir çok biletim, hafta içleri geç vakte kadar çalışmam ve haftasonları da işe çağrılmam yüzünden yandı. Bilhassa Kadıköy Rexx’de izlediğim İspanyol filmlerinde salonun yarısını İspanyolların doldurduğunu ve yabancıların bile festivali nasıl iştahla takip ettiğini görünce kaçırdığım her bir filmden utandım. Şu yazıyı dahi ancak festivalin kapanmasından bir hafta sonra yazabiliyorum. Değerlendirmek için izlediğim filmler arasında en beğendiğim film olan “Pink Floyd: The Wall”ü seçtim:

Pink Floyd The Wall (1982)

Alan Parker’ın bu filmi, festival programını elime alınca daire içine aldığım ilk filmlerden biriydi. Gerçi Pink Floyd hayranı değilim, hatta rock müziğe karşı epey mesafeli sayılırım. Üstelik altındaki imza, bütün bir ülkenin kalbini kıran Midnight Express’in altındaki imza ile aynı… Ancak hem film bir çok kez IMDB’nin “recommendations” kısmında karşıma çıktığı halde izlemeyi devamlı ertelediğim bir filmdi ve bu filmi izlememiş olmak bende bir tür huzursuzluk yaratmaya başlamıştı, hem de müzikallerden ayrı olarak müzik filmlerini daima sevmişimdir. Sonucu baştan söyleyeyeyim, beğendim. Beğenmek ne kelime, bayıldım! Filmin sinema sanatı açısından bir şölen olması bir yana, benim için bir tür kendimle hesaplaşmaya dönüşerek çok şahsi bir film haline geldi.

The Wall, bir belgesel değil. Bir yandan bir Pink Floyd güzellemesi, diğer yandan Pink Floyd’un 1979 tarihli The Wall albümünün tamamı için çekilmiş enfes bir video klip ve hepsinden öte artık kifayetsiz sanatçılar elinde tat vermez bir klişeye dönen “modern insanın yalnızlığı” temasını yalnız fotoğraflar ve sürreel görüntülerle doyumsuz bir şekilde anlatan bir sinema ziyafeti… Bu filmi Pink Floyd’un The Wall albümünden bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değil. Albüm, arkasında bir felsefesi bulunan ender albümlerden biridir ve film, albümün ses ve sözle işlediği temayı bu defa görüntülerle ele almıştır. The Wall’un arkasındaki fikir birçoklarının zannettiği gibi yalnız “Another Brick in the Wall’un “Hey! Teachers! Leave them kids alone!” (Öğretmenler! Çocukları rahat bırakın!) dizesinden ibaret olsaydı, zorunlu eğitim karşıtı pek kuru ve beylik bir fikirden bahsediyor olacaktık. Keza film, bir bölümünde gördüğümüz fütüristik faşizmi gösteren distopya sekansları üzerine kurulu olsaydı, duvar düşüncesinin liseli anarşizminden öteye gitmediğini söyleyebilirdik. Ancak gerek albüm gerek filmde işlenen, insanın kendini izole etmek için etrafına duvarlar örmesi fikri, modern birey ve toplum açısından bence çok değerli bir sosyo-psikolojik tespittir. Ancak albümün insanları yargılar bir yanı yoktur ve etraflarındaki duvarları yıkmaları için onları teşvik de etmemektedir. Böyle satirik bir üslup takınılmamış olmasını da albüm bakımından büyük bir talih olarak görüyorum. Bütün şarkılar yalnız zavallılığımıza yakılan birer ağıttır.

Filmi izlerken müzikle şahsi ilişkim üzerine çok düşündüm. En basitinden, niçin rakçı değil de cazcı oluverdim? Halbuki rock müzikle daha evvel tanışmıştım. Zannediyorum bunun böyle olacağı, bizim neslin çocukluğunda önemli bir yeri olan Geleceğe Dönüş serisini izlerken belli olmuştu. Geleceğe Dönüş’ün soundtrackinde o zaman her birini sevdiğimiz enfes şarkılar vardır ve bu şarkılar aynı zamanda müzik geleceğimizi de bir şekilde belirlerler. O vakit eğer Chuck Berry’nin Johnny B. Goode şarkısına tutulsa idim -ki aslında pek sevdiğim şarkıdır- herhalde rock n roll dinlemeye devam edecek ve bir süre sonra rocka ve belki hard rocka geçecektim. Keza filmin şarkısı benim için Huey Lewis and the News’in The Power of Love şarkısı olsa idi, istikametim yine rock olacaktı. Ancak filmde çocuk kalbimi vuran, Denizaltındaki Büyü Partisi’nde (Enchantment under the sea) Marvin Berry & The Starlighters adlı fiktif grubun çaldığı Night Train ve Earth Angel parçaları oldu. Bilhassa Earth Angel ile birlikte doo-wop ile tanışmıştım. Galiba ilk takıldığım grup, bu şarkının en güzel versiyonunu söyleyen The Temptations idi. Sonra The Supremes başta olmak üzere bir çoğu efsanevi Motown Records’tan albüm çıkaran vokal grupları, The Shirelles, The Chordettes vs… 60’lı ve 70’li yılların doo-wop gruplarını o kadar dinledikten sonra, swinge atladım: Önce Frank Sinatra, Dean Martin, derken Ella Fitzgerald… Güzel Ella; galiba ilk dinlediğim şarkısı A Fine Romance idi. Şimdi vokal caza burun kıvırıp yalnız beboptan bahseden üniversiteli çocuklara çok gülüyorum. Bir insanın Nat King Cole’ü sevmeden Miles Davis’i, John Coltrane’i, Charles Mingus’u, Charlie Parker’ı, Thelonious Monk’u ne sevmesi ne anlaması mümkündür. Herhalde rock için de bu farklı değil. Önce rock n roll, sonra erken dönem İngiliz rockı ve ancak sonra diğerleri… Yalnız bu noktada yollar çok defa ayrılıyor. Kimisi gitarı başka türlü sevip bluesa yöneliyor, kimisi işin ozanlığına kapılıp Bob Dylan ve Cat Stevens gibi folk-rockçılara yahut “British Invasion’u başlatan The Beatles’ın soyundan gelen alternatif gruplara takılıyor ve kimisi her defasında daha fazla doz isteyen bir bağımlı gibi daima daha sertine, önce hard rocka, sonra heavy metale ve nihayet thrash metale yöneliyor… Bizim nesilde Roy Orbison yahut The Rolling Stones dinlemeden, Sony Walkman’i ile doğrudan Metallica dinlemeye başlayan çoktu. Fakat bu türlüsü her zaman köksüz ve görgüsüz kaldığı için; aynı nesilden daha sonra ucuz popçularla “eller havaya” yapmakta beis görmeyenler de pekala çıktı…

Üç hatta dört bölümlük bir tür rock-opera olan Another Brick in the Wall’ün ikinci kısmında sorgulanan, eğitimin insanlar üzerindeki etkisi, bizim üzerimizde çok barizdir. Bizim zamanımızdan bu yana onlarca defa değişen ve şimdi de 4+4+4 tartışmaları yapılan Türk eğitim sisteminin ilginç bir döneminin ürünüyüz. Şöyle ki, kimi zaman “80’lerin sonunda 90’ların başında çocuk olanlar” ve kimi zaman “Özal gençliği” diye adlandırılan kuşağın bir vasfı da ortaokulu anadolu liselerinde okumuş olmaktır. Şartların ortaya çıkardığı yeni bir kuşak mı idik, bir proje mi idik bilmiyorum. Ancak yabancı kültürle çocuk yaşta temas etmemizin üzerimizde derin etkileri oldu. Meselenin yalnız müzik planında kalacağım. 11 yaşında başladığımız İngilizce hazırlık sınıfında bize ilk öğretilen şarkı The Beatles’ın “Yesterday” şarkısıydı. Nereden baksan 30 yıllık şarkıydı ama bizim için ne kadar yeniydi… Almost Famous filmindeki çocuk gazeteci gibi bu yeni sesin peşine düşseydik belki bir “ürün” olmaktan kurtulabilirdik ancak müzikle ilgimiz dahi başkalarınca programlanmıştı. Yine de babalarımızın dinlemediği müzikleri dinlemeye başlamıştık ve bu bizim için hem yeni bir ufuk hem bitmez bir dram oldu. Tanpınar’ın  Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde baş karakter, “Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan ‘Ne olacağım?’ sualini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer.  Ben bu trenden vaktinden çok evvel adeta çölün ortasında inmiştim.” der. Bu trenden bir çok arkadaşım seneler evvelinde indiği halde ben devam ediyorum. Şu an bir grup bahtsızla birlikte içinde bulunduğum “doktora” treni beni kimsenin uğramadığı bir istasyonda mı yoksa bir yol ağzında mı bırakacak bilmiyorum. Yolcu kadar kaderine razı insan yoktur. Tek gayretim yolculuğun bir torna gibi beni benle aynı güzergahı kullanmış olan diğerlerine benzetmemesi… Ve her şeye rağmen “autodidacticism”e olan inancımı yitirmedim. En liberallerimizin bile savunduğu zorunlu eğitime karşı değilim ancak insanın kendini okulla sınırlamasını da affedemiyorum. Şimdi kendim de eğitimin alan tarafı yanında veren tarafında olduğum ve bütün hayatımı eğitimcilerin arasında geçirmiş olduğum halde açık yüreklilikle söyleyebilirim ki;  filmde şiir yazanlarla alay eden nemrut öğretmenin çocuklara tekrarlattığı “Bir dönüm, uzunluğu iki yüz metre ve genişliği yirmi metre olan bir dikdörtgendir” (An acre is the area of a rectangle whose length is one furlong and whose width is one chain) cümlesi gibi saçma ezberler yaptırmak yerine çocuklara sözgelimi Pink Floyd dinletsek herhalde onlara daha büyük bir iyilik yapmış oluruz. Biz ortaokulda hazırlık sınıfı okuyanların bir tür iğrenti ile hatırladığı bir komuttur: “Repeat after me!” Cengiz Aytmatov, Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta “Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır.” diyor. Daha ergenlik günlerimde hayranı olduğum yazarın bu cümlesindeki anarşizme Pink Floyd’un The Wall’ünden aldığım ilhamla, hem de üniversitenin içinden biri olarak, şunu ekleyebilirim: Akademi, insan zekasını öğüten bir değirmendir!

The Beatles, Rolling Stones, David Bowie, The Who, The Kinks, Queen, Led Zeppelin, Black Sabbath, Deep Purple, Iron Maiden, Def Leppard, Cat Stevens, Sex Pistols, Status Quo, Motörhead, Judas Priest, U2, Muse, Placebo, Franz Ferdinand, Kasabian, Arctic Monkeys, Oasis, Radiohead, Coldplay vd… “Brit rock” dediğimiz fenomen dünyada kaç nesli derinden etkiledi… Fakat Pink Floyd’un tüm bu isimler arasında mümtaz bir yeri var. Şarkıları saykedelik (psychedelic) dediğimiz ruh halini, hiç LSD ya da başka bir halüsinojen kullanmamış olsam da, bana bile sirayet ettirebiliyor. Sonra şarkılarında insana dair çok şey var. Grubun bir süre sonra ayrılan üyesi Syd Barrett’in acıklı hayatı ondan sonraki şarkılara dahi sinmiştir. Kayıp bir ruhtur Barrett… Bugün dahi Pink Floyd dinlerken hikayesi insanı burar. Pink Floyd, kendi etrafına duvarlar ören insanın dramını enfes şekilde anlatmıştır ve her defasında başımıza vurur: Kendi ördüğümüz duvarlar içerisinde nasıl mahpus ve acınacak haldeyiz!

Film, Pink Floyd şarkılarını en güzel şekilde görsel hale getirmiştir. Don’t Leave Me Know eşliğindeki sadakatsiz eşin aldatma sahnesi, Is There Anybody Out There? eşliğinde otel odasındaki çılgınlık(?) sahnesi insanın boğazına bir yumru gibi oturuyor. Daha iyi çekilemezlerdi. Mother şarkısında Pink’in cenin pozisyonunda yatışı ve annesini hatırlayışı şu soruyu aklıma düşürdü: Acaba ana rahminin güvenliğini aradığımız için mi etrafımıza duvarlar örüyoruz? Ve annesine seslenişi nasıl içlidir:

Mother do you think she’s good enough for me
Mother do you think she’s dangerous to me
Mother will she tear your little boy apart
Oooh aah, mother will she break my heart

Bir paragrafta filmde kullanılan animasyonlara açalım. Gerald Scarfe’ın bu filmde kullanılan sürreel animasyonlarının şimdi tamamı kült haline geldi: Empty Spaces ya da What Shall We Do Now eşliğinde sevişen çiçekler, Waiting for the Worms eşliğinde yürüyen çekiçler, kıyma makinelerinden geçen öğrenciler ve hukukçu olduğumdan ayrı bir yaramı deşen The Trial eşliğindeki yargılama… Animasyon ile vidyo görüntünün karıştırılması yeni değil. Hatta öncü animasyonculardan J.Stuart Blackton’ın daha 1900’de yaptığı The Enchanted Drawing böylesi bir sessiz filmdir. Yine öncülerden Winsor McCay’in 1914 tarihli meşhur filmi Gertie the Dinosaour’da da animasyonla gerçek görüntü içiçedir. Ancak bunlar sonrasında çekilen hiçbir filmde animasyonla gerçek görüntü bu kadar yerli yerinde kullanılmamıştır.

Söylemeden geçmeyeyim: Kendisi de müzisyen olan ve ilk kez bir filmde rol alan Bob Geldof başrolde kusursuz bir iş çıkarmış. Uzun lafın kısası, dört dörtlük bir grubun dört dörtlük bir albümünden hareketle çekilen dört dörtlük bir film. Ancak puanlarımı dört değil, on üzerinden veriyorum :)

Puanım:

8/10 ★★★★★★★★☆☆

♠♣♥♦

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading festival notları & pink floyd… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: