emirgân, ladino ve birkaç şey daha…

29/03/2012 § 1 Yorum

Foto: Hans Speekenbrink

Pazar gecesi sanırım uzun süredir önünde dolaştığım bir eşiği geçtim. Bu bir çeşit şahsi rönesans, nevruzun dört gün sonrasına denk geldi. Dört gün gecikmeyle ancak, baharın kapısından girdim. Dört bir yan Emirgân’dı ve Boğaz sonsuz güzeldi ama galiba Mor öteden çağırmasa tek başıma yapamayacaktım. İki yıl önce verilmiş bir söz üzre beklediği yere gittim. O şarkı söyleyecekti. Ve ben dinleyecektim. O kadardı. Ama niçin hâlâ boşlukta hayalini arar gibi bakıyorum? Davetkâr sesi, dansı, büyüsü, gülüşleri, “yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri”, “işveyle devriliş, saçılış örtünüşleri”

Saz başladı mı söz biter. Mor Karbasi’nin iki sene önce İstanbul Modern’de vereceği konserin iptal edilişi, son kayıtları, çevresi ve kariyeri üzerine söyleyecek çok sözüm vardı. Fakat pazar gecesi onu dinlerken, söylemek fırsatını aradığımız şeylerin bizi daima mutsuz ettiğini farkettim. İyi bir şey ise bir vesile aramadan derhal söyleyelim ve kötüyse anında unutalım. Söz içimizde durdukça ekşiyip acılaşıyor ve ağzımızdan çıkana kadar bizi, çıktıktan sonra ise karşımızdakini zehirliyor. Bu nedenle yalnız o gece aklıma gelen şeyleri ve yalnız güzel olanlarını söyleyeceğim.

Emirgân’a gidişimiz maceralı oldu. Sevgili arkadaşım Beril’in Ortaköy’de kumpir yiyeceği tutunca ve sonrasında Bebek trafiğine takılınca konsere on dakika geç kaldık. Hatta trafiğin açılmasından umudu kestiğim bir ara ağlamaklı oldum. Bu konseri az beklememiştim. Son bir gayretle Sabancı Müzesi’ne vardık. Koşturarak içeri girdiğimizde Mor sahneye çıkmış, ilk şarkısına başlamıştı bile. Sahne önündeki yerimizi böylelikle kaybetmiş olduk ancak küçük salonun zaten ancak yarısı dolmuştu ve kendimize bulduğumuz yer galiba ilk sıradan daha iyiydi. Hemen çoktan havaya girmiş bir avuç dinleyicinin arasına karıştık.

Ay morenica! Elinde defi, “Por la (tu) puerta yo pasi”yi söylüyordu. Türk Sefaradlarından derlenen bu güzel şarkı aslında albümlerinde yoktur. Daha sonra bizim “Yavuz geliyor Yavuz” türküsünün Ladinoya çevrilmiş hali (bunu da kim yaptı benim için hala muammadır) olan “La komida de la manyana”yı söylemesinden hareketle konserden önce Janet ve Jak Esim çiftinin kayıtlarını bayağı çalışmış olduğunu anlıyorum. İlk şarkının nakaratı Türkçedir; “Aman aman Gülpembe, ne bu güzellik sende!” İki cümle de olsa anadilimi Mor’un ağzından duymak beni büsbütün mutlu ediyor… Ritmik şarkıdır, sadece gırtlak değil aynı zamanda kalça ister. Mor da ikisi de var. Sahnedeki darbuka da fena değildi. Ama Mor’un arkasında, konser boyunca elinde fotoğraf makinesiyle dolaşan Yinon Muallem olsaydı herhalde İstinye bir yana Rumelihisarı bir yana yıkılabilirdi. Kırmızı bir Endülüs akşamında, Yahya Kemal’i ziline, şalına ve gülüne hayran eden kız bu kadar güzel miydi dersin?:

“raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi
bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi…
gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli
şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli… “

Hüzünlü şarkılar da nasıl yakışıyor sesine! Hem bizim makamları tanıyor. Hatta yanına aldığı Serkan isimli kanuniyle bir gazel bile attı. Yahudiler uzun yolculukları, göçleri ve ayrılıkları bilirler. Sanırım biz de biliyoruz. Mor, çok def’a gadre uğramış soyunun hüznünü bir şal gibi boynuna atıp çığlık çığlık şarkı söylemeye başladığı vakit; yol havalarının, ağıtların, ayrılıktan dem vuran bozlakların benzer ağırlığını duyabiliyoruz. Ve müzik kalpleri nasıl da birleştiriyor!

P.S

Mor Karbasi’nin geçen nisanda çıkardığı “La Hija de la Primavera” albümünü o günlerde değerlendirmiştim. İlgili yazı için tıklayınız ;)

P.S II

Konser, Sakıp Sabancı Müzesi’nin içindeki The Seed’de idi. Ne zamandır burada bir konsere gitmek istiyordum. Modern mimari ile aram iyi olmadığı halde çok beğendim. Mimar Nevzat Sayın ve ekibi, çevreye uyumlu, amaca son derece uygun, siz minimalist deyin ben sâde diyeyim fakat her halükârda ferah, bir çok modern yapıda canımı sıkan demode bir fütürizme sapmayan ve gayet yaratıcı bir iş çıkarmışlar. Fakat beni asıl etkileyen bölüm “tohum” adının kaynağı olan salon kısmı oldu. Burası bir çeşit kapsül… Çelikten prefabrik olarak yapılarak bir tekne gibi birleştirilmiş. Akustik tasarımını Türker Talayman yapmış ve salonun mükemmel bir akustiği var. Eğer konserin güzelliğinin çok etkisinde kalmadıysam, bu açıdan İstanbul’daki en iyi salon olduğunu söyleyebilirim. İç tasarımı da oldukça iyi. Koltuk yerine sandalye olmasından çekinmiştim fakat sandalyeler rahat ve aralıklar geniş. Biletler tek kategori olarak satılıyor çünkü en arka ile en ön arasında seyir bakımından pek fark yok. Koştur koştur içeri girdiğim için işletme hakkında çok fikir sahibi olamadım. Fakat çalışanlar güleryüzlü idi ve görebildiğim kadarıyla çeşitli ikramlar yapılıyordu. Şehir, dört dörtlük bir gösteri mekanı kazanmış. Emeği geçen herkesin eline sağlık…

P.S III

Pazara çıkmış, Esmeralda :)

Reklamlar

Tagged: , , , , ,

§ One Response to emirgân, ladino ve birkaç şey daha…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading emirgân, ladino ve birkaç şey daha… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: