oscar’ın ardından…

04/03/2012 § Yorum bırakın

Eyyam nedir, eyyamcı kime denir? Bu kelimelerin dilimize girişi ve birden yaygınlaşması, dilin yaşayan bir varlık olduğunu tek başına kanıtlayabilir galiba. Eyyam, aslında yevm’in çoğulu… Yani günler demek…  Fakat bu sözlük anlamı ile bugünkü kullanımı arasında hemen hiç bağlantı yok. Bana öyle geliyor ki, her şey bir yanlış anlama ile başladı. Televizyondaki futbol programlarının tuhaf kelimelerle konuşmayı seven yorumcuları, bir on yıl kadar önce, eski lügatlara sıkışıp kalmış “eyyam” kelimesini hem de anlamını dahi bilmeden hortlattılar ve bunun yanına “eyyamcı” diye bir şey uydurdular. Kelime inanılmaz bir anlam kaymasına uğradı fakat daha önceleri tek kelimeyle ifade edemediğimiz bir durumu tarif etmeye başlamış olacak ki başkaları tarafından da benimsendi. Bugün siyasi açık oturumların hemen hepsinde en az bir kez bu kelimeyi duyuyoruz. Öyle ki bir tartışmacı ya da siyasetçi, muarızları aleyhinde hiç bir şey bulamazsa onları eyyamcı olmakla itham ediveriyor. Yalnız bugün dahi kelimenin anlamını söylemek zor. Futbol yorumcularının eyyamcı sıfatını taktıkları kişi ya da kurumlar, hep karar mercileri idi. Yani hakemler ve Türkiye Futbol Federasyonu… Buna göre, kararı veren, nabza göre şerbet veriyor, herkese mavi boncuk dağıtıyor, siyaseten doğru olmaya çalışıyor ve en önemlisi daha önceki bir yanlış kararını bir başka yanlışla düzeltmeye çalışıyorsa eyyamcı idi.

Eyyam ve eyyamcılık denince benim aklıma, ne vermediği penaltıyı telafi etmek için karşı tarafın bir oyuncusunu yok yere oyundan atan bir futbol hakemi, ne de bir kulübü kayırıyor demesinler diye o kulübe ceza yağdıran futbol federasyonu gelir. Bu işin kitabını yazmış olan kurum, her sene Oscar ödüllerini dağıtan, Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’dir. Akademi, sürprizleri sevmez, tepkiden çekinir ve daima dengeleri gözetir. Hiçbir zaman o yılki adayları kendi geçmişi ve adayların geçmişinden bağımsız olarak değerlendirmez. Kimin biraz daha beklemesi gerektiğini ve kimin artık Oscar zamanının geldiğini hesaplar. Yirmi yıl önce hakkının yendiği söylenen bir yönetmenin ucuz bir işine Oscar vererek günah çıkarmaya çalışırken, o sene mükemmel bir iş çıkarmış genç bir yönetmeni harcayıverir. Konjonktüre göre bir oyuncuya sırf zenci olduğu, bir yönetmene sırf kadın olduğu için ödül vermiştir, verir, verecektir.

Aslında 84. Oscar Ödül Töreni benim açımdan önceki yıllara nazaran daha az sinir bozucu oldu. Bilhassa Akademi’nin Scorsese’nin “die-hard fan”larına prim vermemesine sevindim. Tahminlerim de genelde tuttu. Fakat bazı kategorilerde midemi bulandıran tercihler olmadı değil. Bakalım…

Tören öncesi tahminlerim ve değerlendirmelerim şurada: Oscar’a inanma, oscar’sız kalma…

Gecenin Şıkı: Gywneth Paltrow

Kırmızı halı geçitinin başladığı TSİ 12’den, ödül töreninin kapandığı TSİ 6:45’e kadar oscar gecesini aralıksız takip ettim. Bayan Dudak Angelina Jolie’nin dikkatleri dudaklarından yırtmacı arasından göstermeye çalıştığı sağ bacağına çekme gayretiyle eğleniyor, kimin iyi kimin kötü giyindiği üzerine zevzekçe yorumlar yapıyor, bir çırpıda Gwyneth Paltrow’u şık ve çirkin, Michelle Williams’ı rüküş ve güzel buluyor ve Avrupalı modacıların diktiği elbiselere canlı mankenlik yapan Amerikalıların mı yoksa Los Angeles’taki bir törende giyilenleri bu kadar iştahla takip eden biz Avrupalıların mı daha ezik olduğu konusunda karar vermeye çalışıyorduk. Kimse kimseye çemkirmediği, bilhassa George Clooney “Oscar alırsanız ne diyeceksiniz?” sorusuna “Önemi yok, muhtemelen sahnede Fransızca konuşulacak” diyerek Jean Dujardin’i işaret ettiği için törene kadar oldukça keyifliydik. Derken bu senenin sunucusu Billy Crystal’ın Amerikalı olmayan bünyelerimize oldukça tuhaf gelen şakalarıyla tören başladı.

Törende oscarların verilme sırası önceden açıklanmaz. Genelde, Big Five denilen (En iyi aktör, en iyi aktris, en iyi senaryo, en iyi yönetmen, en iyi film) önemli oscarlar sona saklanır; orta önemdeki oscarlar veya önemli bir kategori olmakla birlikte o seneki adayların zayıf olduğu ya da adaylardan birinin kesin favori olduğu ödüller başa alınır. Amaç, tören boyunca seyircinin ilgisini diri tutmaktır. Bu sene tören, sinematografi dalında ödül verilmesi ile başladı. Bu kadar önemli bir ödülün başa alınmasına gerçekten bozuldum. Benim film anlayışıma göre, görüntü yönetmeni yönetmenden sonra setteki en önemli adamdır. Ve ödül, Hugo’ya gitti. Birilerinin ölmesini istedim. Akademi, açıkça töreni bir Hugo-The Artist çekişmesi üzerinden yürüteceğini göstermişti ve ödülün Hugo’ya gitmesi iki anlama gelebilirdi: Ya bütün ödülleri Hugo toplayacaktı ya da büyük ödüllere kadar Hugo’ya ödül yağdırılarak Best Picture’ı Hugo’nun alacağı yönünde bir beklenti oluşturulacak ve fakat törenin sonlarına doğru izleyenler ters köşeye yatırılacaktı. Nitekim ikincisi oldu. Ancak Akademi’nin Hugo-The Artist çekişmesi ile tribünlere oynaması (eyyamın esaslı türlerinden biri oluyor) yüzünden bir çok filme yazık olacağını anlamıştık. İşte daha ilk kategoride “The Tree of Life” güme gitmişti. Çok zayıf bir ihtimalde olsa tören sonunda Akademi’nin The Tree of Life’ı en iyi film seçerek Hollywood’un yönünü değiştirebileceğini umut etmiştim. Bunun için en güçlü olduğu kategori olan sinematografiyi mutlaka almalıydı. Olmadı, vermediler. Sinematografi ya da görüntü yönetmenliği her şeyden önce fotoğrafçılıktır. The Tree of Life, izleyiciye sesi kapatılarak izlenebilecek kadar güzel fotoğraflar veriyor ve bu dalda kendisini zorlayabilecek tek bir aday yoktu. Ayıptır, günahtır, cinayettir.

Sanat yönetmenliği de Hugo’ya gitti. Hugo’yu hiç beğenmemiş olmama rağmen bu dalda ödül almasına sözüm yok. Méliès filmlerinin tekrar canlandırıldığı sahneler oldukça başarılıydı. Genel anlamda zaten “stylish” bir film. Öte yandan Hugo’nun teknik dallarda oscar alacağını da bekliyorduk. Nitekim favori olduğu ses oscarlarını (ses montajı & miksajı) ve görsel efektler oscarını da kazandı. Tam da bu noktada en iyi montaj (kurgu) oscarı çok önemli bir hal aldı. En iyi montaj, zaten en kritik oscarlardan biridir. Bunu alan, genelde en iyi filmi de götürür. Bu nedenle, “Oscar goes to..” dendiğinde epey heyecanlandım. İçimden “The Artist, The Artist…” diyerek totem yapıyorum. “…Hugo” dense kendimi kaldırıp camdan atabilirdim. Peki Akademi ne yaptı dersiniz? The Girl with the Dragon Tattoo’ya verdi oscarı. Ne şiş yansın ne kebap… Yine eyyam yani… Sevgili Akademi üyeleri, bu film re-make yahu! İsveçli orijinalini hangi bakımdan geçti ki montajda geçmiş olsun. Olduğu gibi yeniden çekmişler. Üstelik orijinali kadar sürükleyici de değil, ki bu da montajcının hatası. Fincher’ın montaj ekibi daha önce de oscar aldı hem böylece tartışma olmaz hem de Best Picture’ı kimin alacağını tören sonuna kadar belli etmemiş oluruz diye saçmaladınız. Bravo (!)

Törende beni sinirlendiren kategorilerden biri de en iyi özgün senaryo oldu. Oscar, Midnight in Paris’e gitti. Woody Allen Efendi, her zamanki gibi törene teşrif buyurmadılar fakat Akademi, adamın isminden korktuğu için yine ödülsüz geçmedi. Daha önceki yazımda irdelediğim için tekrar anlatmayacağım, tel tel dökülen bir senaryosu var filmin. İran filmi Bir Ayrılık: Nadir ve Simin’in dört dörtlük senaryosu görmezden gelindi. Gerçi, bu filme en iyi yabancı film oscarını verdiler. Ama işte o kadar… İran sinemasının ödüle oynayabileceği çizgiyi çekmiş oldular: Yabancı filmlerle yarışabilir, Hollywood filmleriyle yarışamaz. Kendi takıntılarınız içinde boğulun inşallah, Farhadi sizin deneyip deneyip beceremediğiniz dramı çekmiş işte…

İyice sinirlenmiştim ki araya adet olduğu üzere o sene kaybedilenlerin anıldığı In Memoriam kısmı girdi. Sahneye Esperanza Spalding çıkınca bütün öfkem geçti. Perdeye yansıtılan görüntülere “What a Wonderful World” ile eşlik etti. Bazıları bu bölümde Angelopoulos’un anılmamasına içerlemiş. Olur öyle…

Geliyoruz “baba” oscarlara… Hugo beşlemiş, The Artist henüz en iyi müzik ve en iyi kostümde kalmıştı. Töreni yayınlayan yönetmen de hep Martin Scorsese’yi gösterip duruyor. Tatsız bir noktadaydık. Bereket versin, rüzgarın yönü değişti. En iyi erkek oyuncu ve en iyi yönetmen arka arkaya The Artist’e gidince, Best Picture da kesinleşti. Scorsese avucunu yaladı. Bundan sonrası töreni yayınlayan NTV stüdyolarındaki Tuğrul Eryılmaz’ın umutsuz laf sokuşturmalarıyla geçti. Tuğrul Eryılmaz, diyor ki; The Artist ile Fransızlar Hollywood yalakalığı yapmışlar (!), Amerikalılar da bunu yemiş. Şimdi soruyorum; Hugo’da Scorsese’nin, Midnight in Paris’te Woody Allen’ın (iki film de Paris’te geçiyor) yaptığı Fransız yalakalığı olmuyor da niçin Hazanavicius’unki yalakalık oluyor? Mehmet Açar da destek çıkıyor; asıl sinefil filmi Hugo diye… Bilakis, az buçuk sinefil biri olarak The Artist’in erken dönem sinemaya karşı yaklaşımını çok daha samimi buldum. Filmin 4:3 oranla saniyede 22 kare çekilmesi, sessiz ve siyah-beyaz olması hoşuma gitti. Bunları izleyiciyi tavlama numaraları olarak algılamadım, yönetmenin sinema sanatını gerçekten sevdiği şeklinde değerlendirdim. Fakat Hugo’nun yaptığı resmen erken dönem sinemayı sömürmeye çalışmak. Filmin didaktik ve itici bir dili var. Sonra Eryılmaz diyor ki; George Clooney yahut Brad Pitt gibi “star”lar dururken Jean Dujardin gibi “sevimsiz bir adama ödül verilir miymiş. Bu adamı bir daha kimse hatırlamayacakmış. Olabilir, belki de gerçekten Dujardin ismini bir daha duymayacağız. Fakat bu bir kriter midir? Önümüzde değerlendirmemiz gereken somut işler var. Dujardin diğerlerinde iyi iş çıkarmış, o kadar… Şurasını çok açık söyleyeyim; The Artist, klasik bir film haline gelmeyecek. Sözgelimi benzer bir temayı işlediği Billy Wilder’in Sunset Blvd.’na göre fersah fersah geride. Fakat bu, Best Picture alan filmlerin çoğu için geçerli. Oscar, gerçekten yılın en iyilerini belirlemiyor. Yalnız işte Oscar mantığı içinde değerlendirdiğimizde bile The Artist, Hugo’dan çok daha iyi film… Ayrıca şu Scorsese takıntılarımızdan kurtulalım. The Departed gibi basit bir film ile Oscar’ı adama verdirdiniz, artık yeter.

Sevindirenler:

1. The Artist’in Hugo’yu yenmesi

2. Hugo’nun The Artist’e yenilmesi

3. Scorsese’nin melül melül bakışları

4. Esperanza Spalding’in sahne alması

Üzenler:

1. En iyi sinematografi ödülünün The Tree Of Life’dan çalınması

2. En iyi özgün senaryoda A Separation’ın Woody Allen’a kurban edilmesi

3. En iyi animasyonda Chico y Rita’nın es geçilmesi

4. Angelina Jolie’nin bacağı

Neyse, eğrisi doğrusuna denk geldi, genel anlamda memnun kaldığım bir tören oldu. Seneye görüşmek üzere… ;)

 

P.S 

Ödül alış sırasına göre bu senenin oscar kazananları şöyle:

Best Cinematography: Robert Richardson, “Hugo”
Best Art Direction: Dante Ferretti and Francesca Lo Schavo, “Hugo”
Best Costume Design: Mark Bridges, “The Artist”
Best Makeup: Mark Coulier and J. Roy Helland, “The Iron Lady”
Best Foreign Language Film: “A Separation”
Best Supporting Actress: Octavia Spencer, “The Help”
Best Editing: Kirk Baxter and Angus Wall, “The Girl With the Dragon Tattoo”
Best Sound Editing: Phillip Stockton and Eugene Gearty, “Hugo”
Best Sound Mixing: Tom Fleischman and John Midgley, “Hugo”
Best Documentary: “Undefeated”
Best Animated Feature: “Rango”
Best Visual Effects: “Hugo”
Best Supporting Actor: Christopher Plummer, “Beginners”
Best Original Score: Ludovic Bource, “The Artist”
Best Original Song: Bret McKenzie, “Man or Muppet”
Best Adapted Screenplay: Alexander Payne, Nat Faxon and Jim Rash, “The Descendants”
Best Original Screenplay: Woody Allen, “Midnight in Paris”
Best Live Action Short: “The Shore”
Best Documentary Short: “Saving Face”
Best Animated Short: “The Fantastic Flying Books Of Mr. Morris Lessmore”
Best Director: Michel Hazanavicius, “The Artist”
Best Actor: Jean Dujardin, “The Artist”
Best Actress: Meryl Streep, “The Iron Lady”
Best Picture: “The Artist”

Tören öncesi tahminlerim ve değerlendirmelerim şurada: Oscar’a inanma, oscar’sız kalma…

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading oscar’ın ardından… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: