oscar’a inanma, oscar’sız kalma…

27/02/2012 § 1 Yorum

Oscar gecesi, geldi çattı. Akademi’nin her sene yeni bir tanesini icat ettiği türlü dalaveresine, kırmızı halıda arzı endam edenlerin insanı çıldırtan yapmacıklığına ve prompterdan espri okuyan sunucuların zevzekliğine rağmen bu geceyi niçin bu kadar heyecanla bekliyoruz bilmiyorum. Evet, Avrupa sinemasını daha çok seviyoruz. Ama bir Altın Palmiye, Altın Ayı yahut Altın Aslan’ın, Oscar’ın büyüsüne sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Oscar, herkesin rüyası… Düşünüyorum da benim dahi henüz hiç birini çekmediğim kaç oscarlık filmim var…

Akademi’nin her halükarda sinirlerimizi bozacağını biliyorum. Fakat öne çıkan adayları şimdiden değerlendirelim ki kazananlar belli olduktan sonra “ben demiştim” diyerek verip veriştirmeye hakkımız olsun. 84. Oscar Ödül Töreni’nde birden fazla adaylığı bulunan filmler şöyle;

  • 11 dalda aday: Hugo
  • 10 dalda aday: The Artist
  • 6 dalda aday: Moneyball ve War Horse
  • 5 dalda aday: The Descendants ve The Girl with the Dragon Tattoo
  • 4 dalda aday: The Help ve Midnight in Paris
  • 3 dalda aday: Albert Nobbs, Harry Potter and the Deathly Hallows – Part II, Tinker Tailor Soldier Spy, Transformers: Dark of the Moon ve The Tree of Life
  • 2 dalda aday: Bridesmaids, Extremely Loud and Incredibly Close, The Iron Lady, My Week with Marilyn ve A Separation
—————————————————————————————————————————————-

Hugo

Bu filmin bu kadar beğeni kazanmış olmasına şaşıyorum. 11 dalda adaylığı kesinlikle haketmiyor. Ancak eğer Akademi’yi biraz tanıyorsam, bu senenin en büyük hayal kırıklığını bu filmin yaşayacağını söyleyebilirim. Hugo, üç beş teknik dalda ödül alarak geceyi tamamlayacaktır. Aslında Akademi’ye güven olmaz da benim temennim bu yönde…

Filmin başrollerinde çocuk oyuncular var. Fakat böyle pahalı bir yapımda nasıl bu kadar kötü çocuk oyuncular kullanılmış anlayamıyorum. Yardımcı rollerde ise Ben Kingsley ve Sacha Baron Cohen’i görüyoruz. İkisini de zaten itici bulduğumdan filmi kadrosunu hiç beğenmedim. Bereket versin filmin oyunculuk dallarında adaylığı yok.

Film, en iyi uyarlama senaryoya aday oldu. Romanı okumadım fakat zaten romanı değil senaryoyu değerlendireceğiz. Evvela senaryoda bir sürü plot hole var. Sonra, senaryonun neyi anlattığı belli değil. Çocuk ile ölen babası arasındaki ilişkiyi mi, Hugo’nun zor geçen çocukluğu ve fantezi dünyasını mı yoksa öncü sinemacı Georges Méliès’i mi ele alıyor karar veremiyoruz. Karakterler üzerinde yeterince çalışılmamış. Hiç biri izleyicinin sempatisini kazanamıyor. Ayrıca didaktik… Ayın gözüne roket girdiği kısa filmin (Le Voyage Dans la Lune, 1902) Méliès’e ait olduğunu ilkokul çocukları bile biliyor. Kime neyi anlatıyorsun? İzleyiciye Sinema Tarihine Giriş 101 dersi vermeye gerek yok. İlk filmlerden L’Arrivée d’un train à La Ciotat’ı izlerken, trenin üzerlerine geldiğini görünce izleyenler korkmuş falan… Herhalde IMDb trivialarını okuyarak metin yazıyorlar, insanlar da buna aldanıyor.

Makyaj dalında aday olmadığına sevindim. Ben Kingsley ve Helen McCrory ancak bu kadar kötü gençleştirilebilirdi. Öte yandan filmin haketmediği adaylıkları yok değil. Mesela montaj… Şimdi senin filmin Méliès’i anlatıyor. Méliès aslında bir sihirbazdı. İlüzyonlarını sinemaya taşıyabilmek için de bir çok montaj tekniği geliştirmişti. Öyleyse onu anlatan bir filmse senin montajda şov yapman lazım. Yapılmış mı, hayır… Filmin oscar alabileceği dallar sanat yönetmenliği, kostüm ve ses olabilir.

Gelelim yönetmene… Lafı gevelemeye gerek yok; Scorsese’yi hiç bir zaman sevmedim. Gerek Taxi Driver’ı, gerek Raging Bull’u fazlasıyla overrated bulurum. Belki tek iyi filmi Goodfellas’tır. Fakat anlamadığım şekilde önemli bir hayran kitlesi bulunduğundan 2007’de hiç haketmediği halde, Akademi baskı altına alınarak, The Departed ile ilk oscarını alması sağlandı. Sevenleri nesini seviyor bilmiyorum. Avrupalı auteur’lerde gördüğümüz hiç bir özellik bu adamda yok. “Scorsese filmi” diyebileceğimiz bir film, “Scorsese çizgisi” diyebileceğimiz bir tarz var mı? Dram çekiyor, gerilim çekiyor, re-make yapıyor… Hugo’nun türü ise belli değil. Bu filmde yönetmenlik adına hiç bir şey bulamadım.

Puanım:

3/10 ★★★☆☆☆☆☆☆☆

—————————————————————————————————————————————-

The Artist

Bu sene oscarları The Artist toplayacak gibi görünüyor. Fransızlar, La môme ile birlikte ABD dışından Oscar’a oynamanın yollarını keşfettiler. Eskiden bu işi bir tek İngiliz filmleri becerebiliyordu. The Artist’de Akademi’nin hoşuna gidecek her şey var. Hugo’da olduğu gibi yine sinema tarihine bir selam gönderiliyor ancak ondan farklı olarak “Big Five” denilen asıl oscar kategorilerinden ödül toplamak hedeflenmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse çok iyi yapımların yarıştığı bir sene olmadı. Bu nedenle bu filme gidecek hiç bir ödüle üzülmem.

The Artist, sessiz filmlere yapılan bir güzelleme… Sessiz filmlerden talkie’lere geçişi anlatıyor. İnsanın aklına ister istemez Sunset Boulevard geliyor. Şüphesiz The Artist, ona göre çok daha yüzeysel bir film. Bir yönüyle bir parodi. Norma Desmond karakterinin derinliği, George Valentin’de yok. Bununla birlikte eğlenceli bir film çekilmeye çalışılmış ve başarılmış. Şurasını biliyorum; bu filmin kendisi bir klasik olmayacak. Ancak klasikleri en güzel şekilde andığı için takdiri hakediyor. Scorsese’nin Hugo’su gibi erken dönem sinemasını sömürmeye çalışmıyor. Yönetmenin samimiyetini izlerken anlayabiliyorsunuz. Didaktik yanı da yok. Aynen konu aldığı filmler gibi sessiz, saniyede 22 kare ve 4’e 3 en-boy oranı ile çekilmesi ise ayrı bir güzellik…

Bu filmde oynamak aslında oldukça zor… Çünkü sessiz dönem oyunculuğu jest ve mimiklere dayanıyordu. Ses olmadığı için oyuncular izleyiciye her şeyi kimi zaman abartılı hareketlerle aktarmak zorundaydı. Bu türden bir oyunculuk günümüz oyuncularını oldukça yabancı olmasına rağmen Jean Dujardin ve Bérénice Bejo hiç aksamamışlar. Dönemin havasını çok iyi yakaladıklarını söyleyebilirim. Öte yandan sadece oynamıyor oldukça iyi de dansediyorlar. Her ikisi de Oscar’a uzanırsa şaşırmam.

Filmde sinematografik öğeler zengin… Ayrıca yönetmenin ilginç buluşları var: Bejo’nun askıdaki cekete kolunu geçirerek kendini okşadığı sahne, Dujardin’in camdan aksine baktığı sahnedeki benzer ilüzyon, sesli filmin icadıyla birlikte sesin ilk kez görüntüye bağlı olarak duyuluşu, Dujardin’in intiharı düşündüğü sahnede araya “bang” intertitle’ının girmesi fakat sonraki görüntüde araba kazasının gösterilerek izleyicinin yanıltılması gibi…

The Artist oyunculuk oscarlarından en az birini, keza sinematografi ve montajdan birini alacak gibi görünüyor. Bunun yanına Hazanavicius en iyi yönetmen olursa, Best Picture kesinleşir.

Sessiz filmleri çok sevdiğim için puanlamada biraz cömert davranacağım.

Puanım:

7/10 ★★★★★★★☆☆☆

—————————————————————————————————————————————-

Midnight in Paris

Scorsese’den sonra yıldızımın barışmadığı bir başka yönetmen daha; Woody Allen… Israrla her filmini izliyorum ama henüz takdirimi kazanan tek filmi olmadı. Allen’ın en iyi filmleri olarak gösterilen Annie Hall ve Manhattan’ı beğenmiyorum ki Midnight in Paris’i beğeneyim. Doğrusunu söylemek gerekirse kalite burada daha da düşmüş.

Woody Allen filmlerinin tek ilgi çeken yanı, diyaloglardır. Ne sinematografik açıdan ne oyunculuk anlamında size bir şey vermez. Metinler de hep kendini tekrar ediyor. Her filmde pseudo-intellectual tiplerle dalga geçiyor. Yalnız kaderin garip bir cilvesidir, Woody Allen filmlerinin hayran kitlesi de daha çok bu südo-entellektüellerden oluşuyor. (Altyazıda “kofti entel” diye çevirmişler, bayıldım.)  Vicky Cristina Barcelona’dan sonra bu filmi de görünce artık Woody Allen’ın da bir südo-entel olduğunu düşünmeye başladım. Allen, Vicky Cristina Barcelona’da İspanyollara ilişkin ne kadar klişe varsa kullanmıştı, Midnight in Paris’te de aynı şeyi Fransa ve Fransızlar üzerine yapıyor. Filmde olabildiğine yüzeysel bir Fransa, Fransız kültürü ve tarihine ilişkin beylik bilgiler ve steryotipik Fransızlar var. Üstelik tüm bunları izleyiciye ilginç ve yeniymiş gibi sunuyor. Filmi izlerken Amerikalıların sonsuz cehaleti konusunda bir kez daha endişeye düştüm.

Senaryo o kadar kötü ki oyunculara acıdım. Kötü bir metne yeteneğini koymaya çalışan bir oyuncu kadar acıklı bir şey yoktur. Woody Allen, VCB’da İspanya’yla ilgili film çekeceğim derken, İspanya’nın son yıllarda çıkardığı en iyi oyuncular olan Javier Bardem ve Penelope Cruz’u harcamıştı. Gerçi ben ona değil, o saçma filmde o saçma rolleri oynamayı kabul eden ve kendi kültürlerinin berbat birer karikatürünü sahnelemekten utanmayan Javier ve Penelope’ye kızıyorum. Midnight in Paris’te de yine Avrupa’ya seyahat eden Amerikalı cahil bir karakter var. Bu sefer istikamet Fransa olunca, Woody Allen hemen Fransa’nın oscarlı oyuncusu Marion Cotillard’a kancayı atmış. Ve Marion’a yazık olmuş… Kariyerlerinde hiç bir önemli yapım bulunmayan ABD’li oyunculardan Owen Wilson safdil yüzü, Rachel McAdams ise seksi fiziği için kullanılmış gibi görünüyor. Evet oynatılmamış, kullanılmışlar. Woody Allen’ın artık filmlerinde Diane Keaton’ın çopur yüzü yerine Scarlett Johansson’un ya da Rachel McAdams’ın vücutlarını kullanmasını nasıl tefsir etmeli bilmiyorum. Filmde oyunculuk namına sadece Salvador Dali’yi oynayan Adrien Brody’nin ufak rolü var. Gerçi şu filmin kadrosunda Carla Bruni’yi görmek bile bu konudaki beklentimizi asgaride tutmamız konusunda bizi uyarıyor.

Filmde Hemingway var, Picasso var, Dali, Buñuel, Gauguin, Degas, Matisse, Cocteau, T.S. Eliot, Scott Fitzgerald hatta Josephine Baker var. Ama niye varlar belli değil. Karakter hayal mi görüyor, şizofren mi, zamanda yolculuk mu yapıyor, o da anlaşılmıyor. Hele karşılaştığı Buñuel’e El ángel exterminador’u çekme fikrini vermesi en hafif deyimiyle basitlik… Hikayesi, kurgusu neresinden tutsan elinde kalıyor.

Film adına tek beğendim şey, Stephane Wrembel’in bu film için bestelediği Bistro Fada oldu. Django Reinhardt’ın tınılarını hatırlatan oldukça güzel bir parça.. Film boyunca çaldı, durdu. Ne yazık ki filmin tek iyi olduğu konu olan müzik dallarında adaylığı yok.

Puanım:

3/10 ★★★☆☆☆☆☆☆☆

—————————————————————————————————————————————-

The Girl with the Dragon Tattoo

David Fincher’ın bu son filmi, benim en gıcık olduğum türden bir film; başarılı bir Avrupa filminin re-make’i… 2009 yapımı İsveç filmi, Män som hatar kvinnor’u Fincher tekrar çekti. Orjinali üçleme olduğu için herhalde devamlarını da çekecek. ABD’liler bir sene önce yine İsveç filmi olan Låt den rätte komma in’i de yeniden çekmişti. Niçin böyle yapıyorlar anlamıyorum. İzleyicileri altyazı okuyamıyorlarmış. Dublajlı izleyin deyince de kabul etmiyorlar. Bundan şunu anlıyoruz: ABD’liler dublajlı film izlemeyecek kadar zevkli ama altyazılı film izleyemeyecek kadar salak…

Film hakkında uzun uzadıya söyleyecek şey yok. Orijinal filmi olduğu gibi yeniden çekmişler. Geliştirilen, üzerine konulan hiç bir unsur göremiyorum. Yalnız Fincher her zaman yaptığı gibi filmi uzatmış. Film kötü adam öldükten sonra yarım saat daha devam ediyor (!) Üniversiteye başladığımızda Fincher bizim için büyük adamdı. Fight Club’ı sevmezdim ama The Game ve bilhassa Seven hayran olduğumuz filmlerdi. Şimdi para için saçmaladığını görmek üzücü.

Allahtan film, önemli dallarda aday olamadı. Sadece en iyi kadın oyuncu dalında Rooney Mara aday gösterilmiş. Umarım alamaz. Alırsa orjinal filmde Lisbeth rolünü oynayan Noomi Rapace’e çok büyük ayıp edilmiş olur. Mara, Rapace’i izlemiş ve kopyalamış, yine de becerememiş…

Puanım:

3/10 ★★★☆☆☆☆☆☆☆

—————————————————————————————————————————————-

The Tree of Life

Bu senenin sürpriz filmi bu oldu. Üç dalda aday… Sinematografi ve yönetmeni alırsa, en iyi filmi de zorlar. Yoksa sadece en iyi sinematografide kalır. Yalnız montaja niçin aday gösterilmedi anlayamadım. Doğrudur, Akademi, öncü ya da deneysel filmleri pek sevmez. Bir tarzı ödüllendirmek için yerleşmesini bekler. Fakat filmdeki hiperaktif kameraya ve alışılmadık çekim açılarına rağmen sinematografi dalında aday göstermişse, filmin “olağan dışı” montajını da pekala aday gösterebilirdi. (Ne kadar olağan dışı olduğu konusunda şunu söyleyeyim: İtalya’da bir sinemada film gösterilirken bir hafta boyunca ilk iki makaranın sıraları karıştırılmış fakat hiç kimse anlamamış!) Aslında sahne geçişleri ve sıralaması konusunda biraz muhafazakarımdır. Yani montajcının “ben buradayım” demesindense sessizce filmin devamlılığını sağlamasını yeğlerim. Fakat o kadar başarılı bir iş çıkarılmış ki depresif bir film olmasına rağmen The Tree of Life’ı bir solukta izledim. Montaj dalında aday olmamasına bir yönden daha üzüldüm: En iyi montaj ile en iyi film oscarları arasında çok yakın bir ilişki vardır. Montajı alan filmin en iyi film ödülünü götürme ihtimali yüksektir. Umarım en azından sinematografi dalında oscarı kaçırmaz. Filmdeki bütün sahneler yan günbatımı ya gündoğumunda çekilmiş. Güneş, adeta bir oyuncu gibi kullanılmış. Işığa bu kadar önem veren bir görüntü yönetmeninin bize mükemmel fotoğraflar sunacağı aşikar… Hiç zoom kullanılmadan çok güzel kareler yakalanmıştı. Çok beğendim.

Filmin sade ve güzel bir konusu var. Olay örgüsü ve diyalog sınırlı… Yönetmen daha çok görsel dili kullanmayı tercih etmiş. Arada sadece gereksiz bir evrim sekansı vardı. Bir an film, bir Kubrick filmine dönüşecek diye korktum. Öyle olmadı. Benim hiç sevmediğim 2001: A Space Odyssey’e benzer yanları var gerçi… Ama bence çok daha iyi bir film olmuş. Kubrick’i hatırlatan evrim teması ve uzay görüntülerinin kısa tutulmasına sevindim. 2001’deki Strauss’un Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü yerine de belli açılardan benzer bir müzik seçilmiş. Kieslowski filmlerinden hatırladığımız Zbigniew Preisner’in Lacrimosa’sı oldukça etkileyici şekilde kullanılmış. Fakat bu filmin de müzik dallarında adaylığı yok.

ABD’liler pek arthouse filmi çekemezler. Çektikleri vakit de oscara aday gösterilmezler. Bu filmin böyle istisnai bir özelliği var. En iyi film ödülünü alabilirse gerçekten sevineceğim. Film, insanın Tanrı ve kainat karşısındaki çaresizliğini çok güzel -anlatıyor demeyelim, zira “narrative” bir dili yok- yansıtıyor. Öte yandan “otoriter baba” fenomeni, Haneke’nin Das Weisse Band’ında olduğu kadar iyi işlenmiş. Her bakımdan ortalamanın üstünde bir film olmuş.

Puanım:

7/10 ★★★★★★★☆☆☆

—————————————————————————————————————————————-

Jodaeiye Nader az Simin (A Separation)

Film dediğin budur. İran filmi olduğu için ne yazık ki en iyi yabancı film dışında sadece bir dalda (en iyi özgün senaryo) aday oldu. Oysa teknik dallar haricinde her dalda Hollywood filmleri ile yarışabilirdi.

Bir sanat anlayışı olarak gerçekçilik pek benim zevkime hitap etmez. Ama bu filmde İtalyan neo-realizminin en iyi örneklerinde görebileceğimiz bir güzellik var. Günümüzde bu arayışı, çeşitli Avrupa filmlerinde, söz gelimi Fernando León de Aranoa’nın Los lunes al sol’ünde, görüyorduk. Fakat beznerlerinin hepsinde bir şeyler eksikti. Bu film gerçekçilikten taviz vermeden duygusal olmayı başarmış. Toplumcu gerçekçiler gibi ajitasyon yapmıyor ve ultra-gerçekçiler gibi sinemanın kurgu vasfını görmezden gelmiyor.

Film beni mesleki olarak da cezbetti. Senaryoda bir boşanma davası ve bir çocuğun düşmesine neden olunması olayı var. Bilhassa çocuğun düşmesine neden olunmasında vuran kişinin kadının hamile olduğunu bilip bilmemesinin tartışıldığı bölümde filme kilitlendim, çünkü doğrudan tez konumla ilgiliydi. Yalnız en güzel tarafı şu ki filmde herkes haklıdır. Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki ve gerçek hayatta karşımıza çıkan olayların bir çoğunda olduğu gibi… Kötü adam yoktur. Hiç bir karakteri yargılamıyor film… Hollywood’un mahkeme salonu dramalarındaki gibi masumiyetin destansı bir şekilde savunulması yahut bir David vs. Goliath hikayesi yok. Küçük kabahatler ve yanlış anlamalarla bir sorunlar yumağının oluşumu sergileniyor.

Montaj başarılı… Bu film, ne Olağan Şüpheliler gibi her şeyi en başından beri gördüğümüz halde parçaları sonda birleştirip meseleyi anladığımız bir filmdir ne de bir çok gerçekçi filmde olduğu gibi üstü örtülü hiç bir gelişmenin olmadığı bir filmdir. Evet, ilk bakışta anlayamadığımız veya hakkında yanlış yargıya vardığımız şeyler görürüz. Ancak izleyicinin aydınlatılması, onu birden şaşırtma amacıyla bir sürprize dönüştürülmez ve fakat parça parça yapılarak merakı da diri tutulur. Sahneler öyle arka arkaya gelmiştir ki, bizim de karakterlerin de suçladığı kişiler zaman zaman değişir. Tam bir duruşma gibidir.  Tek bir süsleme vardır montajda: Nadir olayı kızına anlatmakta iken, kapıyı kapatır, açar ve aynı olayı polise anlatmakta olduğu görülür.

Oyuncu kadrosu, yan roller de dahil olmak üzere çok iyi iş çıkarmış. Kimi realist yönetmenler, amatör oyuncularla çalışmayı tercih ediyor. Farhadi iyi ki bu hataya düşmemiş. İyi metin, iyi oyunculuklar, iyi yönetmenlik… Tüm bahsi geçen filmler arasında en iyisinin bu film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Puanım:

7/10 ★★★★★★★☆☆☆

—————————————————————————————————————————————-

Gelelim işin en eğlenceli kısmına yani tahminlere…
Törenin başlamasına yarım saat kala kuponum hazır:

En iyi yardımcı kadın oyuncu

Bérénice Bejo, The Artist
Jessica Chastain, The Help
Melissa McCarthy, Bridesmaids
Janet McTeer, Albert Nobbs
Octavia Spencer, The Help

Favori: Octavia Spencer
Plase: Bérénice Bejo
Gönlümden Geçen: Bérénice Bejo

En iyi yardımcı erkek oyuncu

Kenneth Branagh, My Week with Marilyn
Jonah Hill, Moneyball
Nick Nolte, Warrior
Christopher Plummer, Beginners
Max von Sydow, Extremely Loud and Incredibly Close

Favori: Christopher Plummer
Gönlümden Geçen: Hiçbiri

En iyi kadın oyuncu

Glenn Close, Albert Nobbs
Viola Davis, The Help
Rooney Mara, The Girl with the Dragon Tattoo
Meryl Streep, The Iron Lady
Michelle Williams, My Week with Marilyn

Favori: Viola Davis
Plase: Meryl Streep
Sürpriz: Michelle Williams
Gönlümden Geçen: Hiçbiri

En iyi erkek oyuncu

Demián Bichir, A Better Life
George Clooney, The Descendants
Jean Dujardin, The Artist
Gary Oldman, Tinker Tailor Soldier Spy
Brad Pitt, Moneyball

Favori: Jean Dujardin
Plase: Brad Pitt
Sürpriz: George Clooney
Gönlümden Geçen: Jean Dujardin

En iyi yönetmen

Michel Hazanavicius, The Artist
Alexander Payne, The Descendants
Martin Scorsese, Hugo
Woody Allen, Midnight in Paris
Terrence Malick, The Tree of Life

Favori: Michel Hazanavicius
Plaseler: Alexander Payne, Martin Scorsese, Woody Allen, Terrence Malick
Gönlümden Geçen: Terrence Malick

Hiçbiri sürpriz olmaz. Kuponda bu kategoriyi kapatıyorum. The Artist’in Best Picture’da favori olmasıyla Hazanavicius öne çıkıyor ve alacağını tahmin ediyorum. Alırsa da üzülmem fakat Terrence Malick’in almasını istiyorum. Martin Scorcese veya Woody Allen alırsa sinirimden oturur ağlarım.

En iyi özgün senaryo

The Artist
Bridesmaids
Margin Call
Midnight in Paris
A Separation

Favori: The Artist
Plase: Midnight in Paris
Gönlümden Geçen: A Separation

N’olur, Woody Allen’ın saçmasapan senaryosu almasın… Gönül ister ki Ayrılık alsın ama The Artist alırsa da çok üzülmem.

En iyi uyarlama senaryo

The Descendants
Hugo
Ides of March
Moneyball
Tinker Tailor Soldier Spy

Kim alır, kimler alabilir, hiç bir fikrim yok. Çünkü adayların çoğunu seyretmedim. Hugo almasın yeter…

En iyi yabancı film

Bullhead
Footnote
In Darkness
Monsieur Lazhar
A Separation

Favori: A Separation
Gönlümden Geçen: A Separation

Mutlaka kazanacağız! :)

En iyi animasyon

A Cat in Paris
Chico And Rita
Kung Fu Panda 2
Rango
Puss in Boots

Favori: Rango
Gönlümden Geçen: Chico y Rita

Tek bir oscarın kime gidebileceğine karar verebilecek olsam, herhalde bu dalda ödül Fernando Trueba’nın Chico ve Rita’sına gitsin derdim. Geçen nisan ayında İKSV Film Festivali’nde seyretmiştim, mükemmel bir film…

En iyi film

War Horse
The Artist
Moneyball
The Descendants
The Tree of Life
Midnight in Paris
The Help
Hugo
Extremely Loud and Incredibly Close

Favori: The Artist
Plase: The Tree of Life
Gönlümden Geçen: The Tree of Life

Birileri ister patlasın ister çatlasın bu dalda Hugo ve Midnight in Paris’in hiç şansı yok. Muhtemelen The Artist alacak. Alırsa da alsın. Ancak bir umut The Tree of Life’ın almasını bekleyeceğim. The Tree of Life, bu kategori haricinde aday olduğu iki kategoriyi de alırsa burda şansı olur. Hem sadece yönetmenlik ve sinematografi ile en iyi film olunabileceğini göstermiş olur, hem de Amerikan sinemasında yeni arayışlara neden olabilir. İnşallah, başarır. Olmaz ama Hugo’ya falan giderse Akademi hakkında “talihsiz” açıklamalarda bulunabilirim.

Sanat yönetmenliği

The Artist
Harry Potter and the Deathly Hallows, Part 2
Hugo
Midnight in Paris
War Horse

Favori: The Artist
Plase: Hugo
Gönlümden Geçen: The Artist

Sinematografi

The Artist
The Girl with the Dragon Tattoo
Hugo
The Tree of Life
War Horse

Favori: The Tree of Life
Plaseler: The Artist
Sürpriz: Hugo
Gönlümden Geçen: The Tree of Life

Kostüm tasarımı

Anonymous
The Artist
Hugo
Jane Eyre
W.E.

Favori: Hugo
Plase: The Artist
Gönlümden Geçen: The Artist

Belgesel

Hell and Back Again
If A Tree Falls: A Story of the Earth Liberation Front
Paradise Lost 3: Purgatory
Pina
Undefeated

Bu kategoride sadece Pina’yı seyrettim. Paradise Lost’un ilk iki bölümünü seyretmiştim, bu üçüncüyü izlemedim ama devam filminin alabileceğini zannetmiyorum. Wim Wenders hatrına Pina alabilir. Kimi tahminlerin Undefeated’a şans verdiğini gördüm.

Kısa belgesel

The Barber of Birmingham: Foot Soldier of the Civil Rights Movement
God is the Bigger Elvis
Incident in New Baghdad
Saving Face
The Tsumani and the Cherry Blossom

Ne yazık ki hiçbirini izlemedim.

Montaj

The Artist
The Descendants
The Girl with the Dragon Tattoo
Hugo
Moneyball

Favori: The Artist
Plase: Hugo
Gönlümden Geçen: The Artist

Ses montajı

Drive
The Girl with the Dragon Tattoo
Hugo
Transformers: Dark of the Moon
War Horse

Favori: Hugo
Plase: The Girl with the Dragon Tattoo
Gönlümden Geçen: Hiçbiri

Ses miksajı

The Girl with the Dragon Tattoo
Hugo
Moneyball
Transformers: Dark of the Moon
War Horse

Favori: Hugo
Plaseler: 
The Girl with the Dragon Tattoo
Gönlümden Geçen: 
Hiçbiri

Görsel efektler

Harry Potter and the Deathly Hallows, Part 2
Hugo
Real Steel
Rise of the Planet of the Apes
Transformers: Dark of the Moon

Sadece Hugo’yu izledim. Bu nedenle hiçbir fikrim yok.

Makyaj

Albert Nobbs
Harry Potter and the Deathly Hallows, Part 2
The Iron Lady

Favori: The Iron Lady
Gönlümden Geçen: Hiçbiri

Film müziği

The Adventures of Tintin: The Secret of the Unicorn
The Artist
Hugo
Tinker Tailor Soldier Spy
War Horse

Favori: The Artist
Gönlümden Geçen: The Artist

Özgün şarkı

The Muppets
Rio

İkisini de dinlemedim.

Kısa animasyon

Dimanche / Sunday
The Fantastic Flying Books of Mr Morris Lessmore
La Luna
A Morning Stroll
Wild Life

Ne yazık ki henüz hiçbirini izlemedim.

Kısa film

Pentecost
Raju
The Shore
Time Freak
Tuba Atlantic

Ne yazık ki henüz hiçbirini izlemedim. Yarın ilk işim kazananı izlemek olacak…

————————

Kırmızı halı geçiti devam ediyor… İyice heyecanlandım. Hadi bakalım, iyi olan kazansın :)


Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , ,

§ One Response to oscar’a inanma, oscar’sız kalma…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading oscar’a inanma, oscar’sız kalma… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: