köşedeki dükkan…

31/01/2012 § Yorum bırakın

İstanbul’a kar yağıyor… Sevdiğim ve özlediğim biçimde değil gerçi… Şimdilik yağmaktan çok savuruyor. Yine de bir zaman sonra rüzgarın kesilip karın en güzel haliyle yani lapa lapa yağmasını bekliyorum. Aslında üşümek kendimi güçsüz hissettirdiğinden sinirlerimi bozar, soğuktan nefret ederim.Yalnız kış mevsiminin doyumsuz bir estetiği olduğuna da inanırım ve kışı bu plastik tarafıyla ufaklıktan beri severim. Evde sıcak bir köşeye çekilip buğulu pencerenin ardından lapa lapa yağan karı izlemenin zevki… Tanrı, bütün sanatçıların piridir. İnsan bunu en çok, hiçbiri bir diğerine benzemeyen kar tanelerindeki yüksek sanatı görünce anlıyor. Ve yıl boyu gördüğümüz manzara, onun ufak dokunuşlarıyla nasıl da daha derin, daha esrarlı, daha zarif bir hal alıyor.

Çocukken Andersen’in Kibritçi Kız’ında yahut Karlar Kraliçesi’nde Grimm Kardeşler’in masallarında olmayan efsunlu bir taraf bulurdum. Kışa düşkünlüğümde bu Danimarkalının daha çocukken zihnime çizdiği tabloların da bir payı olsa gerek. Yalnız ne mutlu ki kışı yalnız kitaplardan okumadık. Biz ortaokulda “kaban”a terfi etmeden önce ilkokulda “gocuk” giyen galiba son nesiliz. Şimdi sırtımda siyah “pea coat”um ve başımda kasketim, bir serseri denizci gibi sokaklarda dolaşırken, annemin atkımı kapüşonum üzerinden yalnız gözlerim açıkta kalacak şekilde kat kat dolayıp, üşütmeyeyim diye bin bir tembihle evden uğurladığı ve sırtıma yüklenen çantanın ağırlığından havaya kalkan kollarımla karlara bata çıka okula gittiğim o gocuklu yıllarımın kışlarını ne kadar özlüyorum. Çocuklar, her şeyi olduğu gibi kışı da bizden çok severler. Bir çocuk bir böceği sevebilir ve bizim soğuğundan kaçtığımız kardan kendine oyunlar yaratabilir. Oyundaki yerimi başkalarına bırakalı çok oldu. Yıllar var ki Kardanadamla görüşmedik. Sanırım o da kendine yeni arkadaşlar buldu. Yine de düşünüyorum da; galiba bana en gurur veren şey, bir zamanlar çocuk olmuş olmamdır.

Dışarıdaki hayatı çocuklara teslim ettiğimiz böylesi kış günlerinde bizim için en iyisi, battaniyeye sarınıp elde bir fincan sıcak çikolatayla film izlemektir. İzlememiş olanlara güzel bir kış filmi olarak Ernst Lubitsch’in 1940 yapımı “The Shop Around the Corner” filmini öneriyorum.

The Shop around the Corner (1940)  
 
Yönetmen: Ernst Lubitsch
Orijinal Eser: Illatszertár (Miklós László)
Uyarlama Senaryo: Samson Raphaelson
Görüntü Yönetmeni: William Daniels
Oyuncular: James Stewart, Margaret Sullavan, Frank Morgan, Joseph Schildkraut, Felix Bressart, William Tracy
Yapımcı: Metro-Goldwyn-Mayer
Süre: 99 dakika
 
Trailer için tıklayın.
 
 
Spoiler Uyarısı: Yazının devamı, eserin konusu hakkında ayrıntılı bilgi içermektedir.
 

Film, Macar oyun yazarı Miklós László‘nun bir oyunundan uyarlanmıştır. Lubitsch’in “uyarlama”  anlayışı, Hollywood’da çok nadiren rastlayabileceğimiz bir hassasiyetin izlerini taşır. Dil İngilizceye çevrilmiş olmakla birlikte mekana dokunulmamıştır. Olaylar Macaristan’da geçmektedir. Bu nedenle isimler ve tabelalar Macarcadır ve kullanılan para birimi pengodur. Hatta yan rollerde oynayan bir çok oyuncunun İngilizceyi aksanlı konuşmasının da bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Ernst Lubitsch, Almanya ve Avusturya’dan ABD’ye göç eden Joseph von Sternberg, Erich von StroheimFriedrich Wilhelm MurnauWilliam WylerOtto Preminger, Fritz Lang, Billy Wilder gibi yönetmenler arasında Hollywood’a en önce gelenlerden biridir. Diğerlerinden farklı olarak Avrupalı kimliğini hiç unutmamış, Avrupalı oyuncularla çalışmış ve filmlerinin bir çoğunda Avrupa’da cereyan eden hikayeleri filme almıştır. Trouble in Paradise‘da Venedik ve Paris’i; Ninotchka‘da Paris ve Moskova’yı; To Be or Not To Be‘de Varşova’yı görürürüz. The Shop Around the Corner da her ne kadar diğerleri gibi ABD’de çekilmişse de olaylar Budapeşte’de geçmektedir.

Filmin isminde bahsedilen dükkan, Matuschek’in (Frank Morgan) hediyelik eşya dükkanıdır. Burada Kralik (James Stewart) baş tezgahtar olarak, Pirovitch (Felix Bressart) ve Vadas (Joseph Schildkraut) tezgahtar olarak, Pepi (William Tracy) ise ayakçı olarak çalışmaktadır. Klara Novak (Margaret Sullavan) da filmin hemen başında bu dükkanda tezgahtar olarak işe başlar. Kadro ve mekan hakkında hemen bir iki noktayı açalım.

Filmde dükkanın önündeki bir iki ufak sahne hariç, açık hava sahnesi yoktur. Lubitsch, usta bir yönetmen olarak, daha sonra çekilen re-makelerin düştüğü hataya düşmez ve oyuncuları bu küçük dükkandan çıkarmaz. Bilir ki; bir drama çekiyorsan (hele iyi bir tiyatro oyunundan uyarlama olacaksa) senin dayanacağın unsurlar, oyunculuk ve metindir. Dolayısıyla mümkün olduğunca kapalı mekanda çekecek ve izleyiciyi karakterler arasındaki ilişkiye yoğunlaştıracaksın. Oyuncuları geniş alanlara çıkardığın zaman izleyiciyi o etkileşimin sürekliliğinden koparırsın. Ayrıca karakterler birbirinden uzaklaşmasın ki, konuşabilsin, tartışabilsin, sevişebilsin ve kavga edebilsin. Bir dramada hiç bir karakterin köşesine çekilmek hakkı yoktur. Bahsettiğimiz drama, Köşedeki Dükkan gibi bir komedya olmasaydı aynı zamanda uzun çekimler (long take) kullanmak gerekecekti. Çünkü tragedyalarda seyircinin (hele artık iyiden iyiye duygusallığa uzaklaşmış modern seyircinin) dikkatini yanlış zamanlamalı bir kesme (cut) bile dağıtabilir. Lubitsch’in filminde ortam, drama için mükemmel bir dekor sunmaktadır.

Kadro, oldukça iyi seçilmiştir. Baş aktör, James Stewart’ın zaten belli bir standartı vardır. Yalnız Lubitsch’in Stewart’ı ile Capra’nın yahut Hitchcock’un Stewart’ı arasında belki bir mukayese yapmak gerekir. Hitchcock’un Stewart’ı kontrolü elinde tutan, zekasına güvenen, kendinden emin bir adam iken, Capra’nın Stewart’ı ezilen ve bir aziz gibi çaresizce değerlerine sarılan fakat neresinden bakılırsa bakılsın güçsüz bir adamdır. James Stewart, her iki tipin de hakkını vermiştir. Peki Lubitsch’in Stewart’ı kimdir? İsimlerinin her geçtiği yerde Ernst Lubitsch’i Frank Capra ile ve James Stewart’ı da Cary Grant ile kıyaslamak sinema eleştirisinin şanından sayıldığından, bu sorunun cevabını gene bir karşılaştırmada arayalım. Aslında The Shop Around the Corner’daki kadın-erkek çekişmesinin huysuz erkek tarafına kağıt üstünde Cary Grant daha yakışır gibi geliyor. Çünkü alaycı, iğneleyici, sarkastik konuşmalar ve punchline’ı bulunan şakalar, Cary Grant’ın kurnaz, hınzır ve muzip yapısı için daha alışılmıştır. Ancak filmde Stewart hiç aksamaz. Lubitsch, belki de James Stewart’ı zorlamamak adına bu romatik-komedinin komedi tarafını yan rollere yığmış ve yine belki, Stewart bir kadın için başkasıyla mücadele edecek biri olmadığından filmde kötü adama yer vermemiş, Stewart’ı bu komik ortamın ortasına romantik fakat diğer filmlerde gördüğümüz şaşkın halleri olmayan bir karakter olarak yerleştirmiş ve kendi Stewart’ını yaratmıştır. Bir romantik-komedinin başrolünde James Stewart gibi bir isim ancak bu kadar verimli kullanılabilirdi. ABD’de Noel filmi denince akla ilk olarak Frank Capra’nın James Stewart’lı “It’s a Wonderful Life” filmi gelir. Oradaki rol, ilk bakışta Stewart’ın hüzünlü yapısına ve ağırbaşlı oyunculuğuna daha uygundur. Ancak bir Noel filmi olarak sayarsak, The Shop Around the Corner bence çok daha iyi bir filmdir. Bunda Lubitsch’in yan roller için oyuncu seçiminin büyük payı vardır. Bilhassa The Wizard of Oz‘da beş farklı karakteri oynayan Frank Morgan ve yine Lubitch’in Ninotchka’sındaki Rus memur rolünden hatırladığımız Felix Bressart’ın performansları göz kamaştırıcıdır. Kadro bakımından yalnız Margaret Sullavan’ı vasat bulurum. James Stewart ve Margaret Sullavan, bundan önce üç filmde daha (Next Time We Love,1936; The Shopworn Angel,1938; The Mortal Storm,1940) birlikte oynamıştır. Lubitsch herhalde birbirlerine alışmış olmalarının avantajını kullanmak istemiş olacak.

Lubitsch’in kamera arkasında da belli bir ekibi vardır. Bunların içinde en önemli isim, bir çok filmde birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni William Daniels‘tır. Daniels’ın siyah-beyaz sinematografi konusunda nasıl bir uzman olduğunu anlatmak için, Greta Garbo‘nun beyaz perdedeki imajını yaratan isim olduğunu söylememiz yeterli olur. Garbo’nun o efsanevi bir yanı karanlık bir yanı ışıkta kalan yüzünü tam 21 filmde kameraya alan odur. Bu filmde de Daniels’ın kamerası, genelde oyuncuların yüzlerini yakalamaya çalışır. Durdukları zaman yanlarında durur ve yürüdükleri zaman arkalarında gitmez, önlerinden geri geri çekilir. Işık seçimi yine yüz hatlarını vurgulayacak şekildedir fakat keskin bir kontrast da yoktur. Filmin sanat yönetmeni Cedric Gibbons‘ın geçmişinde ise The Wizard of Oz’un sanat yönetmenliği gibi gösterişli bir iş var. Dolayısıyla bu filmde kendisine düşen iş, kolaylıkla altından kalkabileceği bir iştir. Ancak bilhassa dükkan önündeki kar yağan sahnelerde büyük bir ustalık olduğunu söylemeliyim. Bilmem karın bu kadar güzel yağdığı başka film var mıdır. Caddedeki trafiğin yoğun ve durgun estetiği de bir anlık da olsa gözlerimizi doyuruyor. Filmin müzikleri için bir çok Lubitsch filminde olduğu gibi Werner R. Heymann‘ın ismi görünüyor. Ancak bu filmde müzik neredeyse yoktur. Daha doğrusu arka planda çalan tema yoktur, yalnız ortamdaki müzik kullanılmıştır. Bir kaç defa müzikli bir kutu açıldığında kış manzarasına uygun olarak meşhur Rus şarkısı “Ochi chyornye” çalar ve lokantadaki buluşma sahnesinde de arkadan keman sesi gelmektedir. O dönem filmleri genelde klasik müziğe boğulduğu için buradaki sadeliği de beğeniyorum.

Oyuncu kadrosunu ve set ekibini seçmenin ötesinde de yönetmen Ernst Lubitsch’in katkısı büyüktür. Üslup sahibi bir yönetmen olmanın farkı kendini hemen hissettirir. Öyle ki filmin bir Lubitsch filmi olduğunu daha başında anlarız. İşte tam da bu noktada yine bitmeyen tartışma “Lubitsch dokunuşu” (Lubitsh touch) meselesine geliyoruz. Ernst Lubitsch filmlerinde olduğu söylenen fakat kimsenin tarif edemediği bu Lubitsch dokunuşu nedir? Bunun üzerine hiçbir zaman tatmin edici olmayacak bir çok şey söylenebilir. Kısaca bu tabirin yönetmenin üslubunu ifade ettiğini söylemiş olalım. Capra filmlerine ait hususiyetler nasıl “capraesk” ise, Lubitsch filmlerinde karşımıza çıkan ufak ayrıntılar da üzerlerinde “Lubitsch dokunuşu” taşırlar. Lubitsch dokunuşunun önemi, belki bu dokunuşun olmadığı re-makeler değerlendirilirse daha iyi anlaşılır.

The Shop Around the Corner’ın iki re-make’i çekilmiştir. İlki 1949’da çekilen In the Good Old Summertime, ikincisi ise 1998’de çekilen You’ve Got Mail‘dir. Bu filmleri değerlendirmeden önce, bir filmin, hele bir klasiğin tekrar çekilmesini hiç bir zaman anlayamadığımı ve “re-make” lafının bile beni sinirlendirmeye yettiğini itiraf edeyim. ABD’liler iyi Avrupa filmlerinin gayet yüzeysel versiyonlarını yaparken, kendi seyircilerinin altyazıları okuyamadığı gibi saçmasapan bir bahane öne sürerler ancak zaten İngilizce olan filmleri tekrar tekrar çekmenin gerekçesi nedir bilmiyorum.

In the Good Old Summertime’ın başrollerinde Judy Garland ve Van Johnson var. Bir de ismini zikretmeye bile gerek duymadığım üçüncü sınıf bir yönetmen bulmuşlar. Köşededeki Dükkan çekileli henüz 9 sene olmuşken bir re-make yapma fikri hangi sivri zekalıdan çıktı bilmiyorum. Herhalde “bir de renklisini çekelim” fikrinden yola çıktılar. Fakat akla gelen bu tek bahane bile o kadar akıl dışı ki… İstese Lubitsch de orjinalini renkli çekebilirdi. Renklendirme yeni bir teknoloji değildi. Technicolor, 1916’dan beri kullanılıyordu. Ama niçin çeksin? Elinin altında siyah-beyaz ustası William Daniels gibi bir görüntü yönetmeni varken Lubitsch filmi renkli çekmeyi düşünmemiştir bile. Nitekim, bırakalım 40’ları, ta 60’ların ortalarına kadar renkli filmler siyah-beyaz sinematografinin estetik güzelliğine yetişemediler. Olay örgüsünün ön planda olduğu, bol figüranlı epik filmleri bir tarafa koyacak olursak bir dramayı o yıllarda renkli çekmek şüphesiz ahmaklık olurdu. Başrole Judy Garland’ı koymak konusunda da aklıma iki ihtimal geliyor: Birincisi, orijinalde Oz Büyücüsü’nün Frank Morgan’ı varsa biz de Oz Büyücüsü’nün yıldızı Garland’i kullanalım. İkincisi, orijinali müziksiz ise biz müzikale çevirelim. Her halükarda sonuç, berbat olmuştur. Evvela, Judy Garland’in drama oyuncusu olmadığını bilmek için dramaturg olmaya gerek yok. Zaten filmde de bol bol şarkı söyleyebilsin diye olayların geçtiği dükkan, hediyelik eşya dükkanından enstrüman dükkanına çevrilmiş. Asıl metindeki önemli unsurlar değiştirilmiş, sözgelimi Matuschek’in Kralik’ten karısıyla ilişkisi olduğu yönünde şüphelenmesi yerine bir Stradivarius kemanı üzerine tartışmaları getirilmiş, Klara Novak’a orijinalde olmayan kemancı bir rakibe yaratılmış, özetle hikaye kuşa çevrilmiştir. Van Johnson’un bazı replikleri silinmiş olacak ki, Judy Garland’in ona çıkışmaları havada ve anlamsız kalmıştır. Sonra niçin bir kış hikayesi “Güzel Yaz Günlerinde”ye dönüştürülür anlamak mümkün değil. Haydi buna niyet ettin, niçin filmin sonunu tekrar Noel’e bağlıyorsun? Diğerleri yanında bu kusur çok önemsiz kalacak ama söylemeden geçemeyeceğim; kostümler de felakettir. Bilhassa Van Johnson’un giydikleri kadar çirkin ceket hayatımda görmedim. Bir de Judy Garland’in kepçe kulaklarını iyice ortaya çıkarmak için mi saçlarını hep topuz yapmışlar öğrenmek isterdim. İyi filmin ucuz kopyasına örnek vermek için aklıma gelecek ilk film budur.

You’ve Got Mail hakkında bu kadar katı olmayacağım. Hikaye biraz geliştirilmiş. Tabi mektup arkadaşlığı yerine günümüze uygun olarak e-mail arkadaşlığı konulmasını kastetmiyorum. Başrol oyuncularının aynı dükkanda çalışan iki kişi yerine, iki farklı dükkanda birbirine rakip olan iki kişi haline getirilmesi bir geliştirme sayılabilir. Çünkü aradaki rekabet karşı cinsler arasındaki gerilimi artırmıştır. Bu durum romantik-komedilerin asla eskimeyen “kavgayla başlayan aşklar” konusuna da daha iyi bir zemin yaratır. Filmin başında hem erkeğin hem kadının sevgilileri olması da baştaki çatışmayı perçinler. Adından da anlaşılacağı üzere, bu filmde mesajlaşma olayı daha fazla işlenmiştir. Böylelikle izleyici, sondaki kimliklerin anlaşıldığı sahneye daha heyecanla hazırlanır. Kadın yönetmen Nora Ephron‘ın en bilinen romantik komedilerde imzası olması, sanırım burada da bir “kadın dokunuşu” olduğunu gösteriyor. Ephron öncelikle başrollerinde Meg Ryan ve Billy Crystal‘ın oynadığı 1989 yapımı When Harry Met Sally‘nin senaryosunu yazar. Sonra, 1993 yılında yönettiği Sleepless in Seattle‘da Meg Ryan ve Tom Hanks‘i ilk kez biraraya getirir. Galiba bu filmin başarısı üzerine yine Meg Ryan ve Tom Hanks ile 1998’de You’ve Got Mail’i çeker. Oyuncu seçimine diyecek yok. Beğenelim beğenmeyelim Meg Ryan tam bir romantik komedi oyuncusudur. Tom Hanks ise favori aktörüm olmasa da Tom Hanks’tir. Filmde orijinal filme güzel bir atıf vardır: Meg Ryan’ın küçük kitapçı dükkanının adı “Köşedeki Dükkan”dır. Filmin sonunda da “Over the Rainbow” çalıyor, bilmem bu da Judy Garland’e bir selam mı. Bunun dışında sık sık yer verilen Godfather göndermeleri de komik ve güzel olmuş. Tüm bunlara rağmen, tabii ki asıl filmin yanından geçemez.

Son olarak, nasıl tefsir edeceğimi bilemedim: Buluşmada kadının elindeki kitap, The Shop Around the Corner’da Tolstoy’un Anna Karenina’sı iken, In the Good Old Summertime’da Elizabeth Browning’in şiir kitabı, You’ve Got Mail’da ise Jane Austen’in Pride and Prejudice’ı oluveriyor. Bence, bahsedilen kitapların kalitesi de ilgili filmlerin kalitesi bakımından bir fikir verir.

Lubitsch dokunuşunu bu filmde en çok hissettiğimiz sahne, ilk buluşmanın gerçekleşeceği lokantanın kapısında Kralik’in Pirovitch’e içeriyi gözetlettiği sahnedir. Bu sahnede insanı tatlı tatlı güldüren ince bir mizah ve Kralik’in çekingenliğiyle Pirovitch’in komikliğinden kaynaklanan büyük bir sıcaklık vardır. Lubitsch burada çok basit bir mise-en-scène dersi verir: Yakın çekimde Pirovitch, sırtı kameraya dönük vaziyette camdan içeri bakmakta, Kralik ise içeriyi görecek mesafede olduğu halde içeri değil Pirovitch’e bakmaktadır. Biz bile sanki kafamızı uzatsak içeriyi görebilecek gibiyizdir. Ancak göremeyiz. Kralik’le birlikte meraklanırız: Gizemli mektup arkadaşı içerde midir? İçerdeyse nasıl biridir? Ancak Kralik’in aksine Pirovitch bizi güldürür. Sağda kapının arkasında karanlıkta kalan Kralik ve solda içerdeki canlılığı bize aksettiren pencerenin aydınlığında duran meraklı Pirovitch, enfes bir estetik oluşturur. Bu sahne re-make’lerde taklit edilmiş ancak kameranın açısı, ışık ve oyuncuların yerleri değiştirildiğinden aynı etki yaratılamamıştır. Lubitsch dokunuşu aşağı yukarı böyle bir şeydir…

Filmlere puanlarım:

The Shop Around the Corner:  8/10 ★★★★★★★★☆☆
In the Good Old Summertime: 2/10 ★★☆☆☆☆☆☆☆☆
You’ve Got Mail:                    5/10 ★★★★★☆☆☆☆☆

İyi seyirler…

Hamiş:

Kış, gerek doğal estetiği ile, gerek Noel kutlamalarındaki stilize edilmiş haliyle güzeldir. Bu seyirlik mevsimi, pencereden izlemekten yorulduğumuzda ekrandan izlemeye devam edebiliriz. Kışı yalın haliyle görmek için Groundhog Day ve daha “stylish” bir kış için Tim Burton’ın Batman Returns‘ü izlenebilir. Noel filmlerini ayrı bir kategori oldukları için saymıyorum; Coen Biraderler’in Fargo‘su, Kubrick’in The Shining‘i, David Lean’in Doctor Jivago‘su yahut Star Wars’un beşinci episodu The Empire Strikes Back de bu listeye girebilir. Hatta komik bir kış için Charles Chaplin’in The Gold Rush‘ına veya kışın tek mevsim olduğu animasyon serisi Ice Age‘e göz atabilirsiniz. Ama bence en güzel kış filmleri, The Shop Around the Corner ve Groundhog Day’dir.

Tagged: , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading köşedeki dükkan… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: