aya irini’de bir akşam…

19/12/2011 § Yorum bırakın

Yazdan kalma bir kış gününün akşamında, dün Diego’yu dinlemek için Aya İrini’deydik…

Karşıya geçmek için erkenden iskeleye gittim. Lodos fena vuruyordu ve mecburen bindiğim Karaköy vapuru haricinde bütün seferler iptal edilmişti. Bu yüzden karşının bütün yolcusu, bir hafta sonu akşam vapurunda rastlanmayacak şekilde, tıkış tıkış tek vapura doluşmuştu. Sıcak rüzgar vapuru bir hayli sallarken, iki sene her sabah Diego’nun “Y aunque tú ♪♩♫ diye ünleyen sesiyle uyandığım ve uyku sersemliğinin ağırlaştırdığı yarı flamenko yarı bolero adımlarıyla duşa gittiğim sabahları hatırlayıp içimden tekrarlıyordum; “…tiene lágrimas negras, tiene lágrimas negras ♬♪♫ ♬♪♫” Şarkının acıklı sözleriyle hiç bağdaşmayan aynı aptal gülümsemeyle etrafımı süzerken, bilmem hangi gailelerle karşıya geçmek isteyen insanlar arasında, çalan şarkı bitmeden telefonunu açmayanlar veya benim gibi şarkıyı dinleyebilmek için alarmı susturmayanlar ya da hayatında bir kez olsun duş başlığını mikrofon gibi eline alıp şarkı söylemiş olanlar var mıdır diye düşündüm. Böyle bir yabancıya denk gelsem, herhalde günde iki kez, her sabah ve akşam, yaptığım bu yolculukta zihnimden geçenleri paylaşmak üzere şöyle iki lafın belini kırmak isterdim. Haydarpaşa İskelesi’ni niçin Haydarpaşa Gar’ından daha çok sevdiğimi anlatabilir, Selimiye Kışlası’nın hangi penceresinde bir hayalet yaşadığına inandığımı gösterebilir, Kadıköy Mendireği üzerine tüneyen karabatakların bir daldılar mı kaç metre ötede su yüzüne çıkacağı üzerine iddiaya tutuşabilir ve Harem Otogarı ile Haydarpaşa Limanı yerine kaç kez yapıp yapıp yıktığım taş binaların oluşturacağı Kadıköy siluetini havaya parmağımla çizebilirdim. Bu imkanı bulamayınca ne kadar bahtsız olduğumu bir kez daha anladım. Çünkü bana mutluluk veren şeylere ancak bilet alarak katılabiliyordum. Ve böylece konser biletimi daha bir sıkı tutarak Aya İrini’nin yolunu tuttum.

Ağır ağır Sultanahmet’e çıktım. Liseden gelen bir alışkanlıkla Alman Çeşmesi’nin yanında bir sigara molası verdikten ve meydana yeni döşenen granitleri inceledikten sonra Ayasofya’nın arkasına dolanarak Topkapı’ya doğru yollandım. Sarayın dış kapısında, galiba geçenlerde orada meydana gelen bir askerin vurulması hadisesi yüzünden, sinir bozucu derecede sıkı bir güvenlik vardı. Gerçi ülkede herhangi bir olay olmadan da buna benzer Kuzey Kore görüntüleri ortaya çıkmıyor değil. Daha bir kaç gün önce Unkapanı’ndan İstanbul Üniversitesi’ne geçmeye çalışırken, cumhurbaşkanının ziyareti nedeniyle daha Saraçhane’den itibaren adım başı kimlik soran çevik kuvvet polislerinin sıralanmış ve Süleymaniye’ye sapan tüm yolların tutulmuş olduğunu ve Beyazıt kampüsüne tek kapıdan çok ağır bir üst aramasıyla girilebildiğini hatırladım. Askerlerin başıboş bıraktığı azman bir köpeğin yanından korka korka geçerek Aya İrini’ye vardım.

Yine erkenciydim. Hava da soğumuştu. Bu andan itibaren organizasyonla ilgili çarpıklıkları hissetmeye başladım. Konser sekizde başlayacaktı ve on dakika kalıncaya dek kapılar açılmadı. Aya İrini her gün etkinlik yapılan bir yer değil, dolayısıyla ne çevresinde ne içinde kafeterya benzeri bir yer yok. Organizatörlerin de aklına ikramda bulunmak, hiç değilse dışarıya bir çay-kahve standı kurmak gelmemiş. Gergin bir kitle halinde bir saat kapı önünde bekledik. Nihayet içeriye girince ise soğuğu daha çok hissettik. Boş, tarihi bir bina; ısıtma sistemi yok… Şimdi doğal olarak buraya klima vs. taktırmak mümkün değil; kaldı ki sıcak hava fanları ses çıkaracağı için konser ambiyansını da bozacaktır. Ancak dağıtılan battaniyelerle bu sorunu çözmek de mümkün değil. Nitekim battaniyelere rağmen tir tir titriyorduk. Bir kış günü burada etkinlik düzenliyor isen, mutlaka sağa sola soba kuracaksın. Barlar, dışarıya masa atınca sobalarla açık havayı ısıtıyor; beceriksiz organizatörler kapalı mekanı ısıtamıyor… Organizasyonun kusurları bununla bitmedi. Konser on beş dakika geç başladı ve normal başlama saati sekiz olmasına rağmen, konser devam ederken otuz beş geçe hala salona izleyici alınıyordu. Performans başlayınca kapılar kapanır yahu… Öte yandan mekanla ilgili de sorunlar var. Aya İrini’nin akustiğinin çok iyi olduğu söylenir. Doğru değil. Bilakis berbat… Müzisyenlerin birbirinin sesini duyduğundan emin değilim. Kurulan ses sistemi de kötü…Bence salonun bütün ses ve ışık sistemlerinin değişmesi lazım. Ayrıca mümkünse, herhalde kolay toplansın ve az yer kaplasın diye düşünülmüş, açılır kapanır ahşap sandalyeler de değişmeli çünkü üzerlerinde rahat bir şekilde oturmanın yolunu konser boyunca aradımsa da bulamadım.

Derken ışıklar söndü ve konser başladı. Organizasyonla ilgili olumsuzlukları unutmaya çalışarak sahneye odaklandım. Piyano, kontrbas, keman ve perküsyondan müteşekkil orkestranın yaptığı girişten sonra sahneye El Cigala çıktı. Konserin ilk bölümünü kasım ayında kendisine -hem de tango dalında- Latin Grammy kazandıran “Cigala & Tango” albümünden tangolara ayırmıştı. İlk kez mikrofona eğildiğinde “Ya ves…♪♩”  deyince heyecanla doğruldum. “Garganta con arena” ile başlamıştı. En sevdiğim tangolardan biridir. Gerçi bu şarkıyı her zaman Adriana Varela‘dan dinlemeyi tercih ederim. Ancak Diego’nun bu şarkıyı söylemesinin de bir hoşluğu var. Şöyle ki, Garganta con Arena, benim o çok sevdiğim, sözlerinde bir şarkıcıyı anlatan şarkılardandır ve seslenilen şarkıcının da kumlu bir gırtlağı (garganta con arena) yani puslu bir sesi vardır. Diego el Cigala’nın ses rengi de yine benim o çok sevdiğim türden böylesi bir ses olduğu için bu şarkıyı ona çok yakıştırırım. Diego, bir tango daha söyledikten sonra; son albümündeki tango olmayan tek şarkıyı, “Alfonsina y el Mar”ı söyledi. Arjantin’in asıl sevdiğim türü tango olmasına rağmen bu zambayı bir çok tangodan daha çok severim. Gerçek bir intiharı, şair Alfonsina Storni’nin denize doğru ölümüne yürüyerek sularda yavaşça kaybolmasını, anlattığı için belki, sözleri beni daima çok etkilemiştir. Mercedes Sosa‘nın söyleyişinin yerini hiç biri tutmaz ama Diego’nun yorumu da fena değil. Yalnız Sosa’nın kaydında enfes bir piyano partisi vardır, burada yokluğunu aradım. Sonra “En esta tarde gris” i söyledi ve ara verene kadar tangolarla devam etti. Konserin bu ilk bölümü bence tutuktu. İkinci bölümde eski albümlerine döndü. “Inolvidable”, “Si te contará”, “Corazón Loco”, “Lágrimas Negras” derken Küba ritimleriyle konserin havası biraz daha hareketlendi. Ancak finaldeki “Dos gardenias”a kadar istenen havanın yakalanabilmiş olduğunu da söyleyemem. Yalnız dinleyicilerin önemli bir kısmının “davetiyeli” olduğunu belirteyim. Davetiyeli seyirciyi hiç sevmem, çünkü çoğu zaman hasbelkader oradadır ve hatta kimi zaman sahnedekinin kim olduğunun bile farkında değildir; dolayısıyla da biletli seyirci gibi kolay havaya girmez.

Genel olarak konserin çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Evvela, orkestrayı beğenmedim. Konserin başında ve verilen arada iki kez jam session çevirmeye çalıştılar; ikisinde de beceremediler. Bilmiyorum ne kadar zamandır beraber çalıyorlar ama birbirlerinden son derece kopuklar… Biraz piyanist (Jaime Calabuch) diğerlerine göre iyiydi fakat o bile bence yeterli değildi. Diego’nun daha sağlam bir isimle gelmesini beklerdim. Şimdi sen kayıtlarında Bebo Valdés gibi bir devle çalışmışsın, öyleyse konserlerinde de arkanda çok iyi bir piyanist bulunduracaksın. Mesela kayıtlarda Bebo’nun oğlu Chucho Valdés gibi bir ustayla çalışan Buika, konserlerinde de yanına Iván Melón Lewis gibi iyi bir piyanist almıştı. Bir kere Kübalı olması lazım, Katalan piyanisti nerden buldu bilmiyorum. Tabi orkestranın diğer üyeleri daha kötüydü. Bilhassa kemancı (Bernardo Parrilla) felaketti. Orkestrada kaçak güreşen, ellerini oynatıp perdelere dokunmayan adamı hemen anlarım. Eğer tango çalınacaksa ve sahnede bandoneon yoksa, orada sen kemancı olarak bastıracaksın arkadaşım! Adam konu mankeni gibi sahneye çıkmıştı. Tamam, soğuktan müzisyenlerde etkilendiler. Enstrüman çalanlar bilirler, o soğukta parmaklar öyle on dakika alıştırmayla ısınmaz. Ancak soğuk, baştan sona tutuk kalmanın mazereti de olamaz. Basçı (Yelsy Heredia) da galiba ısınayım derken sahneye çıkmadan önce içmenin ölçüsünü kaçırmıştı. Kendisine kimi yerlerde vokal görevi de vermişler ama Diego söylerken yerli yersiz araya giriyordu. Diyeceksiniz ki çok sesli olamaz mı? Olamaz, çünkü Diego aslen flamenkocu, onun söylediği yerlerde çalgılar ağırdan alıyor ve Diego resitatif söylüyor, o söylerken başka birinin ritim dahilinde vokal yapması mümkün değil; ancak kakofoni olur. Öte yandan mikrofonların yerleri ve ayarları da büsbütün yanlıştı. Çoğu zaman sadece perküsyon dinledik.

Diego el Cigala ve füzyon

Diego, flamenkoyu saf haliyle de çok iyi söyler. Gerçekten Camarón de la Isla’nın ruhunu taşıyan gerçek bir cantaordur. Bilmiyorum belki kendine seçtiği lakabı (cigala=Norveç ıstakozu) da Camarón’a (camarón=küçük karides) özendiği için seçmiştir. Ancak Fernando Trueba gibi doğru bir yapımcı sayesinde füzyon dediğimiz şeyle erkenden tanışmış ve bu işi çok iyi kotarmıştır. Kübalı efsanevi piyanist Bebo Valdés ile birlikte doldurduğu “Lágrimas negras” albümü gelmiş geçmiş en iyi caz füzyon örneğidir. Zaten müstakilen bir çok kültürel etkinin ürünü olan latin caz ve flamenko, bu albümde çok ustaca buluşturulmuştur. Albüm çok büyük bir başarı yakalayınca Diego, kapağı ve ismiyle bu albümün devamı olduğunu belli eden “Dos lágrimas” albümünü yaptı. Bu ikinci albümde Bebo olmadığı için ilki kadar başarılı değildir. Fakat giriş şarkısı olan “Si te contará”, flamenko-caz denemeleri açısından düşündürücüdür. Kübalı piyanist Rubén González’in bu meşhur şarkısını bir flamenkocu nasıl okuyabilir sorusuna Diego’dan iki sene önce Martirio cevap verdi. Martirio, “Primavera En Nueva York” albümüne aldığı bu şarkıda New York isminden de tahmin edebileceğimiz gibi latin cazdan çok klasik caza ait unsurları kullanmıştır. Sadece kontrbas eşliğinde çok ağır ve sade şekilde söylerken, bir Küba şarkısını depresif hale dönüştürebilmeyi başarmıştır. (Bkz. video) Diego ise Kübalı orjinalinden fazla uzaklaşmaz. Ben Martirio yorumu daha çok severim ancak ortada şöyle bir sorun var; her iki versiyonda da flamenkoya ait çok az şey vardır. Yani karışımdaki denge fazlasıyla bozulmuştur. Genel olarak Diego da Martirio da başarılı bulduğum füzyoncular olmakla birlikte bazen flamenkocu kimliklerinden uzaklaşabiliyorlar. Haydi Martirio zaten saf bir cantaora değildir diyelim ama Diego ismine asıl flamenkonun da çok ihtiyacı var. O zaman ister istemez acaba Diego mesela bu şarkıyı orjinal haliyle söylemeyi Ibrahim Ferrer’e bıraksa da (Bkz. video) kendisi saf flamenko söylese daha iyi mi olur diye düşünmeden edemiyorum

Tango & Flamenko

Diego son olarak tangocu olmadığı halde kendisine tango dalında latin grammy kazandıran “Tango y Cigala” albümünü yaptı ve bu sefer flamenkoyu caz yerine tangoyla füzyonlamayı denedi. Bu noktada bir farkın altını çizeyim. Lágrimas negras albümünde yapılan şey, tango-flamenko füzyonuna göre çok daha zordur. Çünkü son derece ritmik Küba müziği ile resitatif söyleyişin yaygın olduğu flamenko uzlaşmaz göründüğü halde çok ustaca birleştirilmiştir. Tango ile flamenkonun yanyana gelmesi ise daha kolaydır. Çünkü tango, diğer müzik türlerinden sadece enstrümanları, sözlerinin temaları ve dans başta olmak üzere etrafındaki kültürle ayrılır. Fakat teknik yanıyla karmaşık değildir. Dünya müziğinin en temel ritmi olan 4 zamanlı bir müziktir. Mesela Türk müziğinde nim sofyan dediğimiz 2/4’lük ve sofyan dediğimiz 4/4’lük usuller de esasen tangodur. Flamenkoda da  “palo” denilen bizdeki usullere benzer ritmik yapılar bulunur. (Yalnız usul=palo eşleştirmesi yanlış olur. Çünkü paloların bizim makam içinde incelediğimiz dizileri vs. de farklıdır.) Bu paloların en basitlerinden biri ise 4/4’lük ritmi olan “tangos”tur. Kısaca tango, flamenkonun içinde zaten vardır ve bir flamenkocu, herhangi bir tangoyu tipik bir flamenko şarkısıymış gibi kendi teknikleriyle çok rahat bir şekilde çalıp söyleyebilir.  

Tango-flamenko denemeleri yapan ilk kişi Diego değil. Mesela yukarıda andığım Martirio’nun “Flor de Piel” albümünde “Volver” ve Diego’nun da albümüne aldığı “En Esta Tarde Gris” gibi tangolar vardır. Yine Diego’nun bu son albümüne aldığı “Nostalgias”ı daha önce flamenko-cazcı Buika da söylemişti. Keza, “Volver” ve “Nostalgias”ı Estrella Morente de kaydetmiştir. (Bu akşam Estrella’nın konserine gideceğim. Umarım bunları canlı canlı dinleme fırsatım olur.) Bu denemeler içerisinde en başarılı olanların Diego’nunkiler olduğunu söyleyemeyeceğim. Tuhaftır, bir Martirio ya da Buika, otantik şekliyle flamenko söyleyebilecek şarkıcılar olmamalarına rağmen füzyonda flamenkoya ait unsurları bariz şekilde kullanıyorlar ama özünde gerçek bir cantaor olan el Cigala gereksiz şekilce flamenkodan uzaklaşıyor. Dün konsere gitarist getirmemişti (!) Buika, Nostalgias’ı söylerken almış yanına gitarı gümbür gümbür palmas tutarak söylüyor; ama Diego bazen herhangi bir tangocu gibi davranıyor.

Umarım, eleştirinin ölçüsünü kaçırmamışımdır. Çünkü Diego el Cigala gerçekten üstün bir yetenektir. Ancak bu yeteneğin flamenkodan uzaklaşmasından da korkarım. Keşke bir sonraki albümünü geleneksel flamenko parçalarına ayırsa… Her şeye rağmen dün akşam kendisini yakından dinleyebildiğim için mutluyum…

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading aya irini’de bir akşam… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: