bir konserin akla getirdikleri…

10/12/2011 § Yorum bırakın

Seksenlerin başında Nicaragua karışmıştı. 1979’da ülkede kırk üç yıldır iktidarda olan Somoza ailesi, Sandinocu Milli Kurtuluş Cephesi (FSLN, Frente Sandinista de Liberación Nacional) tarafından devrilmiş ancak kurulan sosyalist idareye karşı 1981’de Honduras sınırında eski Somozacılarla devrimden umduğunu bulamayan Sandinoculardan oluşan karşı devrimciler (contras) ayaklanmışlardı. Ülke yeniden iç savaşa gidiyor ve insanlar olası ABD müdahalesiyle Vietnam’a dönmekten korkuyorlardı. 1983 Nisanında başkent Managua’da yönetime destek için bir konser düzenlendi. Bu konseri 28 yıl sonra video görüntülerinden izlerken aklımdan politikaya ve müziğe dair bir çok şey geçti. Politikaya dair olanları kimseye faydaları olmayacağı için kendime saklıyorum, müziğe dair olanları paylaşayım.

Konsere Orta ve Güney Amerika’dan bir çok müzisyen katıldı: Evsahibi olarak Nicaragua’dan Luis Enrique Mejía Godoy ve Carlos Mejía Godoy kardeşler, El Salvador’dan Luis Rico, Venezuela’dan Alí Primera, Brezilya’dan Chico Buarque, Porto Riko’dan Silverio Pérez, Uruguay’dan Daniel Viglietti, Küba’dan grup Manguaré ve Silvio Rodríguez, Meksika’dan Amparo Ochoa ve Gabino Palomares ve Arjantin’den Adrián Goizueta ve Mercedes Sosa… Kadronun çok kuvvetli olduğunu söyleyemem. O gün o kalabalık arasında olsaydım herhalde yalnız Mercedes Sosa ve Amparo Ochoa için olurdum.

Nueva canción (Yeni şarkı)

Konser, nueva canción’un büyük bir toplantısı hatta gövde gösterisi idi. “Müzikle bir şeyleri değiştirmek” gibi bence müziğe oldukça yabancı bir iddia taşıyan benzerlerinde olduğu gibi şarkılar sloganlarla kesiliyor, şarkı aralarında sahnedekiler militanca laflar ediyorlardı. Ve kalabalık sık sık İspanyol İç Savaşı’ndaki cumhuriyetçiler gibi “¡No Pasarán!” (Geçemeyecekler!) diye bağırıyordu.

Nueva canción’un kökleri 60’lara kadar gider. Türkiye’de Latin Amerika’dan bahsederken genellemeyi severiz. Oysa Türkiye’nin 27 katı büyüklükte bir toprakta yaşayan, Türkiye’nin 8 katı bir nüfustan bahsediyoruz. Bizim üç adımlık Doğu Karadeniz’de bile kültürlerin nasıl çeşitlendiğini düşünecek olursak, çok daha fazla demografik hareketliliğin yaşandığı bu geniş coğrafyada yeni şarkının köklerini ele alırken her ülkenin kendine özgü şartlarını ihmal etmemek lazım.

Arjantinli Atahualpa Yupanqui‘yi öncülerden biri olarak kabul etmek konusunda tereddütteyim fakat herhalde bu akıma katılanlar için bir ilham kaynağıdır. Nitekim, 1963’te Mercedes Sosa’nın da aralarında bulunduğu bazı şarkıcılar oradaki adıyla “nuevo cancionero”nun manifestosunu yayınladıklarında Yupanqui’nin ismini bilhassa zikrediyorlardı. Aslında Yupanqui ismi, hareketin toplumsal temeli hakkında da fikir veriyor. Arjantin, yerli-İspanyol melezi (mestizo) nüfusun azınlıkta kaldığı ülkelerin başında gelir ve kendilerini genelde Avrupalı olarak gören Arjantinliler, yerli kanı taşıyan diğerlerine biraz yukarıdan bakarlar. Hatta 19.yy’daki göçlerle dalga dalga gelip Buenos Aires başta olmak üzere kıyı kentlerine yerleşen ve ülkede çoğunluk haline gelen limanlılar (porteños) daha önce iç kesimlere yerleşmiş “criollo” dedikleri İspanyolları bile pek beğenmezler. İşte mesela tango, Buenos Aires’in müziğidir, şehirlidir ve gerek Arjantin’de doğmuş gerek gemilerle gelmiş Avrupalıların ortak yaratımı olmakla Avrupalı, hiç değilse Avrupaidir. İç kesimlerdeki geniş düzlüklerde (pampas) pastoral bir yaşam süren gauchoların müziği ve dansı ise zambadır. Zambada hem İberya kültürünün hem yerli kültürlerin etkileri görülür. Atahualpa Yupanqui, zamba başta olmak üzere folk müziği yapıyordu ve  uzun zaman ötelenmiş bu müziği geniş kitlelere duyurmayı başarmıştı. Babası yerlidir, kullandığı ismi de yerli Quechua dilinden kendisi seçmiştir ve solcudur. Bu kimliğiyle şüphesiz nueva canciónun politik tavrını yansıtmak için uygun bir isimdi. Nitekim, nueva canciónun ağır toplarından biri olan Mercedes Sosa da Quechua-Fransız melezidir ve benzer bir kimliğe sahiptir. Ancak tabii ki halk müziğiyle uğraşan her müzisyen politik bir tavır takınmış değildi. Fakat ülkede 1976’da darbe oldu ve Videla’nın askeri dikta yönetiminin gazabından yeni şarkı hareketine katılmamış olan folk müzisyenleri de kurtulamadı. Mesela, Jorge Cafrune, bir konserinde hiç bir politik göndermesi olmadığı halde yasaklı şarkılar arasına giren Zamba de Esperanza‘yı okuduğu için suikasta kurban gitti. Yasaklı kelimelerden biriydi “umut” (esperanza)… Bundan sonraki dönemde nueva canción muhalefetin ana kanallarından biri haline gelmiştir.

Nueva canción’un asıl memleketi herhalde Şili’dir. Şili de demografik yapı olarak, And Dağları’nın diğer yanında kalsa da, Arjantin ve Uruguay’a benzer. Yalnız bu ikisinden farklı olarak İtalyan göçmenlerin durağı olmamıştır. Yine de kuzeydeki ülkelere, bilhassa Orta Amerika’ya nazaran daha az melez, çok daha az yerli, yani daha Avrupalıdır. Kırsalda Arjantin’deki gauchoların karşılığı olarak huesolar yaşar. Ülkenin milli müziği ve dansı da huesoların müziği olan cuecadır. Bir kadın ve bir erkek, aynen zambada olduğu gibi 6/8’lik ritim eşliğinde beyaz mendiller sallayarak horozun tavuğa kur yapmasını taklit ederek dans ederler. Konusu “baştan çıkarma” olan bu dansların her ikisi de aslında Perulu zamacueca ve marineradan türemiştir. Yalnız ben cuecayı zambaya göre daha neşeli bulurum. Şili’nin cueca başta olmak üzere yerel müziği 50’lerden itibaren yeniden keşfedildi ve 60’larda Violeta Parra ve Víctor Jara başta olmak üzere Komünist Parti üyesi kimi şarkıcılar yerel formlarla politik sözler taşıyan şarkılar yapmaya başladılar. Bu şarkılar, solcu bir ittifak olan Halk Birliği’nin (Unidad Popular) seçim çalışmalarında kullanıldı ve 70’de ilk kez bir marksist (Salvador Allende) demokratik yöntemle başa geldi. Böylelikle nueva canciónun arkasında artık devlet vardır. Öte yandan, 73’te Pinochet, Allende’yi devirince askeri yönetimin yerel müziklere karşı tavrı, Arjantin’dekinden farklı oldu. Videla’dan farklı olarak Pinochet, cuecayı Şili’nin simgesi olarak taltif etti. Bütün devlet törenlerinde cueca, milli birliğin simgesi olarak kullanıldı ve 79’da da milli dans ilan edildi. (Arjantin’de zambanın milli dans ilan edilmesi ancak 2007’de teklif edilmiştir. Ancak tango gibi güçlü bir rakibi olduğu için kabul görmemiştir.) Belki de bu nedenle, bu ülkede Arjantin’in zambasının karşılığı cueca olsa da solcu müzik grupları cueca yerine And Dağları’nın pan flütlü müziklerine benzer müzikler yapmaya yöneldiler. Şili’deki askeri dikta cuecayı sahiplenmişti ancak yeni şarkıcıları zor günler bekliyordu. Víctor Jara, darbeden kısa süre sonra gözaltına alınıp öldürüldü ve diğerleri de Pinochet teröründen kurtulmak için yurtdışına kaçtılar. Allende yönetiminin propaganda gruplarından olan ve her ikisi de yerli dillerinden isimler taşıyan Inti-Illimani ve Quilapayún darbe sırasında Avrupa turnesindeydiler ve ülkeye dönemediler. Nueva canción, yeraltına indi ve daha da siyasileşerek yurtdışında geniş bir kitleye ulaştı.

Yeni şarkının güçlü bir hareket haline geldiği üçüncü ve son ülke; Küba’dır. Yalnız burada roller farklıdır. Küba, etnik çeşitlilik bakımından daha zengindir. Diğerlerinden farklı olarak önemli sayıda zenci nüfus barındırır ve müziklerinde Afrika kültürünün büyük payı vardır. 1959’da Castro önderliğinde devrim olduğunda ülke müzik ve dans bakımından zirvedeydi. Kolomb öncesi Amerika, Afrika ve İberya kültürlerinin füzyonuyla oluşmuş sayısız türde müzik ve dans Havana’nın gece hayatını süslüyor, latin caz ya da Afro-Kübalı caz en şaşaalı günlerini yaşıyordu. Tropicana başta olmak üzere yüzlerce gece kulübü bir çok müzisyenin adını duyurduğu birer sahneye ve alttan gelenler için de birer okula dönüşmüştü. Devrim, bu hayatı bıçak gibi kesti. Devrimde önemli bir payı olan ve kimilerinin Arjantinli olmasından hareketle “Che”, kimilerinin ise yaptığı yargısız infazlardan dolayı “La Cabaña Kasabı” (Carnicero de La Cabaña) dediği Ernesto Guevera’nın şu sözlerine bakılırsa yeni yönetimin müzik ve eğlenceye karşı tavrı sürpriz değildir:  “Kişileri infaz mangasının önüne göndermek için, hukuki deliller gereksizdir. Bu prosedürler burjuvaya ait arkaik birer detaydır. Bu bir devrim!  Ve bir devrimci saf nefretten güç alan soğuk bir ölüm makinasına dönüşmelidir. (Önünde mahkumların kurşuna dizildiği) Duvarın öğreticiliğine inanmalıyız.” (Para enviar hombres al pelotón de fusilamiento, la prueba judicial es innecesaria. Estos procedimientos son un arcaico detalle burgués. ¡Esta es una revolución! Y un revolucionario debe convertirse en una fría máquina de matar motivado por odio puro. Debemos crear la pedagogía del Paredón.) Guevera’nın “İki, üç, daha fazla Vietnam yaratmak… Parola bu!” (Crear dos, tres…muchos Viet-Nam, es la consigna) başlıklı denemesinde de nefret kutsallaştırılır ve aynı “soğuk ölüm makinası” vurgusu yapılır. İnsanların soğuk birer ölüm makinasına dönüşmesini bekleyen rejim, Havanalı müzisyenler için tam bir felaket olmuştur. Ataları Afrikalı köleler olan müzisyenlerin başını çektiği caz, ironik şekilde burjuva ve hatta emperyalist bir müzik olarak kabul edilmiş, salsa gibi yerel danslar da kara listeye alınmıştır. Bu nedenle, Paquito D’rivera gibi cazcılar ve “salsanın kraliçesi” Celia Cruz gibi yerel Küba müziği yapan bir çok müzisyen ve dansçı son bir kez Havana’ya bakarak ülkeden ayrıldılar ve bir daha memleketlerine dönemediler. Yıllar sonra Santana‘nın bir Oscar törenine Che tişörtüyle katılması sürgündeki Kübalıları derinden yaraladı çünkü devrimin plaklarını yasakladığı ilk isimler arasında Carlos Santana da vardı. Bir çok Kübalı, hala ülkeye dönemiyor. Yeni yönetim, caz ve Küba folk müziği yerine uzun zaman koyacak bir şey bulamadı. Yeni cazcılar yetiştirseler olmazdı, çünkü caz hiç kimsenin propagandasını yapmaz. Bir müddet klasik müzik teşvik edildi. 60’ların sonunda ise yeni şarkı hareketinin kendileri için iyi bir propaganda aracı olabileceğini farkeden rejim, çareyi Küba’nın eski türlerinden biri olan trovanın başına yeni ibaresini eklemekte buldu ve yeni şarkının Küba versiyonu olan “nueva trova” yaratıldı. Rejimin desteğini alan Silvio Rodríguez ve Pablo Milanés bu hareketin başını çekmiştir. Kestirmeden söyleyeyim, ikisini toplasanız devrimden sonra ülkeyi terketmek durumunda kalan Bebo Valdés‘in ayakkabı bağcığı olamazlar. Özetle, Arjantin ve Şili’de takibe uğrayan nueva canción, Küba’da takip edenlerin müziği olmuştur.

Nueva canciónu beğenmemek için üç haklı nedenim var: Birincisi, müziği propagandaya alet etmiştir. İkincisi, halk müziğinin otantikliğini bozmuştur. Üçüncüsü Küba’da ve Nicaragua’da devlet tarafından pompalanarak, Karayip cazı gibi altın günlerini yaşayan bir müziğin dağılmasına yol açmıştır. Bununla birlikte, yeni şarkıyı kategorik olarak reddediyor değilim. Çünkü bu akıma bağlı olarak pekala güzel müzikler üretildiği de olmuştur ve harekete katılan sanatçılar arasında, toprağı bol olsun, Mercedes Sosa gibi çok sevdiğim şarkıcılar da vardır. Yalnız bu hareketin asıl güzel şarkıları yine politik olmayanlardır. Uruguaylı Alfredo Zitarrosa‘nın “Chamarrita de Una Bailanta”sı ya da “Doña soledad”ı yahut Perulu Chabuca Granda‘nın “Fina Estampa“sı hemen aklıma geliverenler… Mercedes Sosa’nın 1969’da kaydettiği bir tür yeni zamba olan “Alfonsina y el Mar” ise, zannederim dünya müzik tarihinin en güzel şarkılarından biridir. Uygun ortamda dinlenirse insanı zırıl zırıl ağlatma gücüne sahip…

Türkiye’de nueva canción

Yeni şarkının Türkiye’ye de yansımaları oldu. Bizde daha çok “protest müzik” ya da -ne demekse- “özgün müzik” olarak adlandırılan şarkıların bir çoğunda nueva canciónun izleri vardır. Aslında müzikal olarak Türkiye, yeni şarkı için oldukça uygun bir ortamdı. Çünkü Latin Amerika’da bu hareketin temsilcilerinin tamamına yakını cantautor denilen -yeni neslin singer-songwriter dediği- söylediği şarkıları kendi yazan ve daha da önemlisi hem çalıp hem söyleyen müzisyenlerdir. Türk konservatuarlarında, ne yazık ki, özellikle çalıp-söyleme için açılmış bölümler olmasa da ülkede çalıp-söyleme geleneği güçlüdür. Bilhassa aşıklık geleneği taşlama gibi türlerle siyasi içerikli eserler üretmeye gayet uygundur. Nitekim 50’lerin sonundan itibaren türküler yeni bir anlayışla tekrar söylenmeye başlamıştır. Özellikle alevi ozanların türkülerinde görülen saray ile kızılbaş Türkmen aşiretleri arasında yüzyıllar süren çekişmenin izleri, solcu şarkıcılar tarafından günümüze ait anlamlar yüklenerek, anarşist vurgular yapılarak yeniden yorumlanmıştır. Politik olarak da o dönemde Türkiye’deki hava, Latin Amerika’ya benzerdir. Çünkü ABD-SSCB çekişmesi orada olduğu gibi burada da bütün ağırlığıyla hissediliyordu.

Aslında türküleri başka bir hale koyan ilk kurum, Ankara Radyosu’dur. Türkülerin bir çok hususiyeti, özellikle yerel tavırlar, yazılı kayıtlarda batı notasyonu kullanılması, eserlerin Türk müzik geleneğinde yer almayan “Yurttan Sesler Korosu” gibi korolara söylettirilmesi ve mahalli ağızlar yerine İstanbul Türkçesi kullanılması nedeniyle yayıncılığın daha başında ihmal ediliyordu. Ancak tabi ki radyonun bir “yeni türkü” arayışı yoktu. Olamazdı da… Çünkü henüz, nur içinde yatsın, Muzaffer Sarısözen öncülüğünde türküler yeni yeni derleniyor, bir çoğu ilk defa kayıt altına alınıyordu. Zannederim Béla Bartók‘un 30’larda Türkiye’yi ziyareti ve bazı türküleri notaya almasından sonra, batı müziği formasyonlu sanatçılar da türkülerle ilgilenmeye başladılar. Opera sanatçısı Ruhi Su‘nun bas bariton sesiyle batılı tarzda icra ettiği türküleri belki bu ilginin tepe noktası olarak kabul etmek mümkün. Aslında “Drama Köprüsü” gibi bazı hamasi türküleri onun gür sesinden dinlemeyi severim ancak türkülerde yerel tavırların mevcudiyetine önem verdiğim için bu yeni tarzı benimsediğimi söyleyemem. Esasen Ruhi Su’nun tarzı yaygın olarak da kabul görmedi. Hala Zülfü Livaneli ya da genç nesilden Selva Erdener gibi takipçileri bulunmakla birlikte, bu tarz, türkücüler arasında oldukça azınlıkta kalan zayıf bir çizgi olarak kaldı. Geçenlerde kaybettiğimiz Esin Afşar da bu kümeye yazılabilir. Yalnız Ruhi Su’nun bence en önemli öğrencisi olan Tülay German‘ın 1964 senesinde doldurduğu “Burçak Tarlası” adlı 45’liğini Türkiye’de nueva canciónun gerçek anlamda ilk örneği olarak gösterebiliriz. Tülay German, 1965 seçimlerinde TİP’in seçim şarkılarını söylüyordu. Yani politik olarak da Latin Amerikalı muadilleriyle aynı saftaydı. Yalnız ilk plağını doldururken nueva cancióndan haberdar mıydı bilmiyorum. Çünkü 64’te bu hareket, Latin Amerika’da yeni yeni yayılıyordu. İlk beyanname Arjantin’de 63’te yayınlanmıştı. Belki de aynı anlayış Türkiye’de Latin Amerika’dan bağımsız olarak ortaya çıkmıştır. Öte yandan Tülay German, ilk örneğini verdiği bu tarzda ısrar etmemiş, daha sonra caza yönelmiştir.

60’ların ortalarından itibaren türküleri yeniden yaratmak fikri iyice yaygınlaştı ve o zamana kadar İngilizce şarkılar söyleyen gençler arasında türküleri rock ile sentezlemek popüler oldu. Modern Folk Üçlüsü gibi sentezin bir tarafına rock yerine Latin müziğini koyanlar da vardı ancak ana kitle rockla uğraşıyordu. Bugün “British rock“ı taklitten öteye gidemeyen ve -ne demekse- indie müzik yaptıklarını iddia eden kimi yeni nesil rockçılar, “anadolu rock”la hafiften dalga geçseler de ben bu akımın oldukça değerli işler çıkardığını düşünüyorum. Zaten bir çoğu, sözgelimi Cahit Berkay gibi, çok sayıda enstrüman çalabilen, hem müzik teorisi hem müzikoloji hatta etno-müzikoloji bilgileri yüksek adamlardı. Dolayısıyla, mesela Moğollar‘ı şimdiki kifayetsizlerle mukayese etsek ayıp etmiş oluruz. Yalnız kabul etmek gerekir ki, anadolu rockı çok da nueva canción ile ilişkilendiremeyiz. Bir kere Latin Amerika’da bu hareket, hiç bir zaman rock tarzında ürün vermedi. Sonra anadolu rockın önemli isimleri arasında Barış Manço ya da Ersen ve Dadaşlar gibi yeni şarkının politik çizgisiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir çok isim vardır. Genel olarak da siyasete bulaşmış olanlar azdır. Zaten soldan bakılırsa bir çoğu kolejli burjuva çocuklarıdır. Cem Karaca‘nın bile siyasi tavrını göstermesi ancak 75’te “Tamirci Çırağı” ile olmuştur. Kısaca, anadolu rock tamamen farklı bir harekettir. Türküleri çok sesli hale getirmeye çalışan Türkiye’ye has bir akımdır. İlla dışarıdan bir ilham kaynağı aranacaksa bunu Latin nueva canciónda değil, Anglo-Sakson “folk-rock”ta aramak daha yerinde olur. Aslında esin kaynakları çeşitlidir. 50’lerin rock&roll’unun da, Bob Dylan gibi aktivist yönü bulunan folk rockçıların da hatta psychedelic müzik yapan hippilerin de az çok etkisi saptanabilir. Ancak ortaya çıkan şey bence özgündür. Nueva canciónun asıl benzerleri ise rock diyemeyeceğimiz fakat anadolu rocka yakın müzikler yapan Selda Bağcan ve belki Edip Akbayram‘dır. Bilhassa Selda Bağcan, yeni şarkının ABD’deki takipçisi olan Joan Baez‘i hatırlatır. “Gracias A La Vida” gibi nueva canción şarkılarını da coverlayan savaş karşıtı folk rockçı Joan Baez üzerinden Selda Bağcan ile nueva canción arasında bir bağlantı kurulabilir. Bağcan, hem çalıp hem söylemekle ve sol hareket içinde yer almakla da “yeni şarkıcı” tanımına daha iyi uyar. Neşet Ertaş’ın “Tatlı dillim güler yüzlüm” (Neredesin Sen?) türküsü, bir orjinalinden bir de Selda Bağcan’dan dinlenirse yeni şarkının Latin Amerika’daki arayışına benzer bir çaba görülür. (Bkz. orjinal, cover) Keza, kendi ürettiği “Yalan Dünya” da nueva canciónu akla getirir. (Bkz. video)

Fikret Kızılok ve Bülent Ortaçgil gibi “kent ozanı” olarak gösterilen müzisyenleri ve Mahsuni Şerif gibi geleneksel tarzda eser vererek yalnızca sözleri politize eden aşıkları bu tarihçede nereye koyacağımı bilemedim. Aslında Ortaçgil’in bu işle hiç alakası yok. Yalnız Fikret Kızılok’un “Güzel Ne Güzel Olmuşsun” adlı Karacoğlan türküsünü yorumlayışı nueva cancióna çok yakındır. Bunun gibi başka türkü çalışmaları da var. Çıktığı Anadolu gezilerinde, özellikle Aşık Veysel ile buluşmasında belki de nueva cancióna benzer bir arayış içerisindeydi. Doğruyu söylemek gerekirse Türkiye’de yeni şarkı konusuna girerken ilk aklıma gelen isimlerden biri Fikret Kızılok’tu. Onun 70’ler başındaki çalışmalarında arkadaşı olan anadolu popçu ve rockçılardan daha farklı, daha yumuşak ve Latin Amerika’daki yeni folk anlayışına daha yakın bir tınlayış vardır.

Seksenlerden sonra Latin Amerika’da nueva canción inişe geçmiş olsa da Türkiye’de asıl etkilerini ilginç şekilde bu dönemde göstermiştir. 80 darbesinden sonra toplum apolitikleştiği halde siyasi bir renk taşıyan bu müziğin daha güçlü bir şekilde takipçi bulması dikkate değerdir. 85’de Grup Yorum kurulur ve yalnız devrimci göndermeler içeren şarkılar yerine doğrudan sosyalist sözlerle müzikler yapar. Esasında Yorum’un halk müziği ile ilişkisi çok güçlü değildir. Hatta bu ilişki halk müziği enstrümanlarını kullanmaktan öteye gitmez. Bu bakımdan nueva canciónun birebir yansıması olarak kabul edemeyiz. Ancak grup üzerinde bariz bir Inti-Illimani etkisi görülüyor. Aslında Türkiye’de Quilapayún’un “¡El pueblo unido jamás será vencido!” (Birleşen halk asla yenilmeyecek!) şarkısını yumruklarını sıkarak söyleyenler bana daima tuhaf gelmiş ve gülümsetmiştir. 2/4’lük slogandan bozma bu şarkı, Allende’nin seçim şarkısıdır ve bir seçim şarkısı ya da sloganı ne kadar müzikal değer taşırsa ancak o kadar değer taşır. Quilapayún ve Inti-Illimani, And Dağları’nın müziğini kullanan propaganda gruplarıydı. Bu müziğin asıl memleketi Bolivya’dır ve ne Quilapayún ne de Inti-Illimani hiç bir zaman sözgelimi Bolivyalı Los Kjarkas gibi kaliteli müzikler yapamamış, mesela 90’ların başında Kaoma‘nın çalarak bize “Lambada” ismiyle yutturduğu Llorando se fue” kalitesinde bir şarkıyı da hiç bir zaman üretememiştir. İlham kaynakları sağlam olmadığından Yorum da çok iyi işler çıkaramadı. Aslında müzik tarihinde çok güzel partizan şarkıları yok değil; hemen aklıma İspanyol cumhuriyetçilerin “¡Ay Carmela!” şarkısı veya Yorum’un da Türkçe sözlerle söylediği İtalyan partizanların “Ciao bella” şarkıları geliyor. Ancak hiç birinin sözleri siyasi değildir, ki zaten aslında bunlar birer halk şarkısıdır. Lili Marleen de en başta bir Nazi şarkısıydı, propagandada kullanıldı ama sözleri yine siyasi değildir. Propaganda içerse herhalde böyle güzel olmaz ve herkes tarafından benimsenmezdi. Özetle, Grup Yorum, müziğinde politikaya yer veren bir grup değil, politikasında müziğe yer veren bir gruptur ve amaç müzik yerine politika olunca esaslı müzikal eserler üretememiştir.

Bu dönemin asıl başarılı grupları Yeni Türkü ve Ezginin Günlüğü‘dür. Yeni Türkü ismi doğrudan “nueva canción” tabirinden mülhemdir. Diğer gruplardan farklı olarak halk müziği yerine klasik Türk müziği öğelerini kullanmışlar ve bence gayet başarılı olmuşlardır. Sol çizginin klasik Türk müziğine daima mesafeli yaklaşmasına neden olan önyargılarını da kırdılar. 80’den önce Özdemir Erdoğan, ki o da solcu değildir, gibi bir kaç isim dışında klasik makamları kullananlar pek yoktur. Bugün grubu Derya Köroğlu yönetse de üslubunun oluşmasında Selim Atakan ve Cengiz Onural’ın dokunuşları hemen hissedilir. Nitekim, Cengiz Onural daha sonra bugün Türk müziğini yönlendiren başat gruplardan olan İncesaz‘ı kurdu. Ezginin Günlüğü de Yeni Türkü gibi kadrosu zaman içinde değişen ancak kendi tarzını oluşturmayı başarmış bir grup… O da giderek politikadan uzaklaşarak bugünkü çizgisine oturdu. Önemle belirteyim ki, iki grup da aslında nueva canciónun muadili değildir. Fakat etkilenmişlerdir ve Türkiye’ye has bir tarz ortaya çıkarmayı başarmışlardır. Öyle ki -vatandaşlarımı kayırıyor gibi olmasın- 83’te Managua’da toplanan konserde icra edilen müziğin ortalama kalitesi, o tarihte erken dönemlerini yaşayan Yeni Türkü ve Ezginin Günlüğü’nün çok gerisindedir. Bir etkileşimin evrile evrile ortaya İncesaz gibi çok kaliteli bir grup çıkarması da Türkiye açısından büyük başarıdır.

Bugün artık Türkiye’de yeni şarkıdan ya da yeni türküden bahsetmek zor… Türkiye’de türkü icra eden sol tandanslı gruplar var. Bilhassa Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu etrafında toplanan Kardeş Türküler gibi grupların aktivist yönleri mevcuttur. Fakat, yeni şarkıcılar gibi halk şarkılarını şehirlileştirmiyorlar, performansları süslemekle birlikte geleneksel yapıyı koruyorlar. Genel olarak, Türkiye’de “yeni türkü” arayışı azaldı diyebiliriz. Deneysel çalışmalar hala var ama bunlar nueva cancióndan çok farklı… Zaman zaman türkü-caz gibi denemeler görüyorum. Öte yandan türküler otantik halleriyle de eskiye nazaran daha iyi çalınıp söyleniyor. TRT’nin halk müziği şubesi -klasik Türk müziği şubesinin pespayeliğine rağmen- iyi çalışıyor ve mahalli sanatçıları eskiye nazaran daha el üstünde tutuyor. Bilhassa Muzaffer Ertürk‘ün yaptığı Bergüzar ve Dem Bu Dem programlarında gerçek türkü performanslarına rastlamak mümkün. Hem otantik hem deneysel türkü çalışmaları için Kalan Müzik ve Ada Müzik gibi değerli yayıncıları takip etmek lazım…

Toparlayacak olursak; Türkiye’de yeni şarkı deyince benim aklıma Tülay German, Selda Bağcan ve biraz da Fikret Kızılok geliyor. Onun dışında bahsettiğim şarkıcı ya da gruplarda ancak bir esinlenmeden bahsedebiliriz. Genel olarak nueva canción için yaptığım eleştiriler, Türk müzisyenler için de geçerli. Bağlamanın propagandaya alet edilmesine de karşıyım. Dadaloğlu’nun “Ferman padişahın dağlar bizimdir” diyen Avşar Bozlağı‘nı bunu istediği yere yontanlardan değil, Muharrem Ertaş‘tan dinlemeyi tercih ederim. Öte yandan türküler üzerinde deneysel çalışmalar yapılabilir ancak otantik hallerinin verdiği zevkin yerini tutmayacağını kabul etmek gerek. Esasen, “yeni ozan” olmaya özenenler, özgün çalışmalar ortaya koysalar ve Neşet Ertaş, Hacı Taşan ya da Ali Ekber Çiçek gibi gerçek ozanların eserlerini kendi hallerine bıraksalar daha iyi olur. Deneysel çalışmalarda da yerel çalgıları, en başta bağlamayı dışlamamak gerekir. Nueva cancióncular gitarla çalıp söylüyorlardı ama gitar onların zaten milli çalgısı sayılır. Halk şarkılarının orjinalleri de zaten gitar eşliğinde söylenir. Öyleyse burada da batı çalgıları yanında mutlaka bağlamaya, kemaneye, kavala vs. yer vermek gerekiyor.

Politikaya girmeyelim dedik ama konu politik müzik olunca ucundan kıyısından bulaşmak durumunda kalıyoruz. Yine söylemeden geçemeyeceğim; Türkiye’de sol hareketler, kimi zaman Latin Amerika solunun bir karikatürü haline geliyor. Cephe (frente), barikat (barricada), militan (militante), kontra (contra), gerilla (guerilla), cunta (junta) gibi kelimelerin araklanmasına bir şey demiyorum (yalnız şu “contra-gerilla”yı -ne alakaysa- Fransızcaymış gibi kontrgerilla “contre-guérilla” diye okumayı bıraksalar isabet olur) fakat iş Arjantin’deki “Mayıs Meydanı Anneleri”ni (Madres de Plaza de Mayo) “Cumartesi Anneleri” adıyla aynen buraya taşımak boyutuna varınca gerçekten grotesk bir görüntü ortaya çıkıyor. Bu ülkede üzerinde “¡Basta Ya!” yazan afişlerle gösteri yapanlar var (!)  Türkiye’de “Kirli Savaş”tan bahseden adamlardan, ki orjinali “Guerra Sucia”dır, Maradona haricinde beş tane Arjantinli saymalarını istesek eminim ilk söyleyecekleri isim Messi olur ve ikinciyi de söyleyemezler. Bu kopyacılık, müzikte de Inti-Illimani gibi dünyanın öbür ucundaki üçüncü sınıf grupları taklit etmekten öteye gidemiyor…

Dönelim Nicaragua’ya…

Managua’da o nisan günü oluşan havayı anlamak zor değil… ABD, daha önce 1912-1933 yılları arasında Nicaragua’yı işgal etmişti. 70’lerde ise Cóndor Planı çerçevesinde bir çok Latin Amerika ülkesinde askeri darbe olmasını sağladı. Arjantin, Şili, Uruguay, Paraguay ve Bolivya’yı karıştırdı. Şimdi de Nicaragua’da kontraları silahlandırıyordu. Bu tip stay-behind operasyonları, Türkiye’ye de yabancı olmadığından durumu kolaylıkla anlayabiliyoruz. Bununla birlikte şüphesiz Sovyetlerin elleri de temiz değildi. Sözgelimi, işte Nicaragua üzerinden sosyalist rejim, El Salvador’a ihraç edilmeye çalışılıyordu. ABD komünizme karşı paramiliter örgütlenmeleri desteklerken, Sovyetler de buna karşılık sol örgütlere arka çıkıyordu. ABD’nin Şili’de desteklediği muhalif grup Milliyetçi Cephe Vatan ve Hürriyet (Frente Nacionalista Patria y Libertad) ile Sovyetlerin Nicaragua’da desteklediği muhalif grup Sandinocu Milli Kurtuluş Cephesi (Frente Sandinista de Liberación Nacional) siyasi olarak ayrı kutuplardadır. Ancak isim olarak benzedikleri gibi, rol olarak da benzerler. Her ikisinin de arkalarındaki güçler için zerre önemi yoktur ve basbayağı kullanılmışlardır. Özetle, Soğuk Savaş’ın ana aktörleri olan filler tepişirken çimenler eziliyordu. Küçücük Nicaragua da dışarıdan bakıldığında esasen Soğuk Savaş’ın çok önemsiz bir sahnesidir. Ancak içinde yaşayanların o günlerde hamasi bir havaya girmesine de şaşılmaz. Konseri takip edenlerin yüzlerinden okunan gurur, korku, fakirlik gerçekten acıklıdır.

Konser görüntülerini izlerken tekrar tekrar nueva canción hakkında düşündüm. Latin Amerika müziğine kattıklarının ve götürdüklerinin hesabını yapmaya çalıştım. Konser müzikal anlamda çok doyurucu değildi. Ancak nueva canción içerisinde her zaman bazı inciler keşfetmek mümkün olduğunu bir kez daha gördüm. Sesini gerçekten beğendiğim Amparo Ochoa’yı daha bir yakından takip ediyordum. Doğrusu bu kadar militan olduğunu bilmezdim. Bir ara kalabalığa bir “¡Hasta La Victoria Siempre Compañeros!” diye haykırışı vardı, az kalsın ayağa kalkıp “¡No Pasarán!” diye cevap verecektim. Sonra vatandaşı Gabino Palomares ile birlikte “Maldición de Malinche” adlı bir şarkı söyledi ve işte bu şarkı benim için pek güzel bir keşif oldu.

Maldición de Malinche (Malinche’nin Laneti)

Del mar los vieron llegar (Denizden geldiklerini gördüler)
mis hermanos emplumados (Tüyler takmış kardeşlerim)
Eran los hombres barbados (O sakallı adamlardı)
de la profecía esperada (Kehanetin öngördüğü)
Se oyó la voz del monarca (Monarkın sesi duyuldu)
de que el dios había llegado. (Tanrının geldiğini söyleyen)
Y les abrimos la puerta (Ve onlara kapıları açtık)
por temor a lo ignorado. (Bilinmeyenin verdiği korkuyla)

Iban montados en bestias (Canavarlara binmişlerdi)
como demonios del mal (Kötülük şeytanları gibi)
Iban con fuego en las manos (Ellerinde ateş vardı)
y cubiertos de metal. (Ve metalle kaplıydılar)
Sólo el valor de unos cuantos (Sadece bazılarının cesareti)
les opuso resistencia (Onlara direniş gösterdi)
Y al mirar correr la sangre (Ve kan aktığını görünce)
se llenaron de vergüenza. (Utançla doldular)

Porque los dioses ni comen (Çünkü tanrılar yemezdi)
ni gozan con lo robado (Zevkini almazdı, çalınmış olanın)
Y cuando nos dimos cuenta (Ve bunun farkına vardığımızda)
ya todo estaba acabado. (İş işten geçmişti)
Y en ese error entregamos (Ve bu hatayla elimizle verdik)
la grandeza del pasado (Geçmişin büyüklüğünü)
Y en ese error nos quedamos (Ve bu hatayla)
trescientos años esclavos. (Üç yüz yıl köle kaldık)

Se nos quedó el maleficio (Lanetlendik kaldık)
de brindar al extranjero (Yabancılara sunmakla)
Nuestra fe, nuestra cultura, (İnancımızı, kültürümüzü)
nuestro pan, nuestro dinero. (Ekmeğimizi, paramızı)
Y les seguimos cambiando (Ve hala devam ediyoruz değiştirmeye)
oro por cuentas de vidrio (Altını cam boncuklarla)
Y damos nuestras riquezas (Ve zenginliklerimizi veriyoruz)
por sus espejos con brillo. (Parlak aynaları için)

Hoy, en pleno siglo veinte (Bugün, yirminci yüzyılda bile)
nos siguen llegando rubios (Bize açık tenliler gelmeye devam ediyor)
Y les abrimos la casa (Ve onlara evimizi açıyoruz)
y les llamamos amigos. (Ve onlara arkadaşımız diyoruz)
Pero si llega cansado (Fakat yorulmuş vaziyette)
un indio de andar la sierra (Dağlardan bir yerli çıkıp gelirse)
Lo humillamos y lo vemos (Onunla alay ediyoruz ve onu)
como extraño por su tierra. (Topraklarında yabancı gibi görüyoruz)

Tu, hipócrita que te muestras (Sen, ikiyüzlü…)
humilde ante el extranjero (Yabancılar karşısında tevazu gösteriyorsun)
Pero te vuelves soberbio (Fakat kibirleniyorsun)
con tus hermanos del pueblo. (Halktan kardeşlerine karşı)
Oh, maldición de Malinche, (Ey Malinche’nin laneti)
enfermedad del presente (Günümüzün hastalığı)
¿Cuándo dejarás mi tierra..? (Ne zaman topraklarımı terkedeceksin?)
¿cuándo harás libre a mi gente? (Ne zaman özgür bırakacaksın insanlarımı?)

Ochoa ve Palomares, Meksikalıdır. Şarkı da İspanyol conquistadorlar ile Azteklerin karşılaşmasını anlatıyor. Tüylü kardeşlerim dediği tüy dansı (La danza de la Pluma) yapan Azteklerdir. Yaratıklara binmiş sakallı ve zırhlı adamlar ise İspanyollardır. Malum atı, Yeni Dünya’ya İspanyollar götürmüştür ve Amerika yerlileri hafiften kösedir. Bu şarkı, üç yüz yıl süren (1521-1821) İspanyol idaresi aleyhinde görünmekle birlikte, asıl hedefi çok geride kalmış İspanyol sömürgeciliği değil, ABD emperyalizmi ve yabancı hayranlığıdır. Bu eşleştirme doğru mudur değil midir başka bir konu, ancak şarkı basit ama gayet sevimlidir.

Asıl aklıma takılan, Malinche ismi etrafındaki nefretin yüzyıllar sonra hala bu kadar güçlü olması… Malinche ya da Doña Marina, en ilgimi çeken tarihi karakterlerden biridir. Meksika genel olarak İspanik kökleriyle de barışıktır ancak Meksika’nın İspanyolların eline geçmesinde rolü bulunan Malinche bir çok kişinin hala lanetlediği bir kadın… Öyle ki yabancı hayranlığı, Meksika ve Guetamala’da “malinchismo” diye anılır. Malinche kimi zaman, sevdiği adamla birlikte olmak için öz çocuklarını boğan bir kadını anlatan efsanedeki “La Llorona” ile özdeşleştirilir. Kendisi hakkındaki bilgileri daha çok Bernal Díaz del Castillo’nun “Yeni İspanya’nın Fethinin Gerçek Tarihi” (Historia verdadera de la conquista de la Nueva España) kitabından öğreniyoruz. (Meksika’nın fethi hakkında çok canlı sahneler içeren bu kitabın hala Türkçeye çevrilmemiş olması üzüntü vericidir.) Malinche, Meksikalı topluluklardan birinin şefinin kızıdır. Hem Azteklerin dili Nahuatl’ı, hem Maya dilini konuşabilen zeki ve güzel bir kız olup, köle düşünce Hernán Cortés’e hediye edilmiş ve kısa zamanda İspanyolcayı da öğrenerek İspanyollarla yerliler arasında tercümanlık yapmış ve Hernán Cortés’in metresi olmuştur. Cortés’e bir çocuk vermiş (ki kimileri tarafından yarı İspanyol-yarı Amerikalı olan bu çocuk ilk mestizo hatta ilk Meksikalı olarak kabul edilir), daha sonra Cortés tarafından başka bir soylu ile evlendirilmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla İspanyollara tercümanlıktan öte rehberlik de etmiştir. Ancak gerçekten kimilerinin iddia ettiği gibi vatanını satan hain bir orospu mu (La Chingada), yoksa bir çok kişinin hayatını kurtaran bir kahraman ve Meksika’nın annesi miydi karar vermek zor… Yalnız Malinche bende nedenini anlayamadığım tuhaf bir sempati uyandırıyor. Fransızların kahraman bakiresi Jan Dark’a karşı oldukça kayıtsız iken Malinche’yi sempatik bulmam gerçekten garip… Sanırım azizeler bana biraz sıkıcı geliyor, günahkar kadınlarda ise karşı koyamadığım bir cazibe buluyorum…

Yine de -özellikle müzikte- “malinchist” olmayalım, olanları uyaralım…

Meraklısı için:

Konser görüntüleri:

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading bir konserin akla getirdikleri… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: