günübirlik edirne…

27/06/2011 § 4 Yorum

Cumartesi günü Edirne’deydim… Niçin bilmiyorum… Üniversitede okurken arkadaşlarla defalarca sözünü edip de bir türlü gidemediğimiz Edirne’ye niçin ilk defa yirmi yedi yaşımda bir haziran günü gidiverdim? Niçin şimdi? İnsan hayatında bazı şeylerin mutlaka böyle muayyen saatleri beklemesi ve aniden sebepsiz oluvermesi daima içimde tuhaf bir duygu bırakmıştır.

Giuseppe Tornatore‘nin “1900 Efsanesi” filminde bu türden bir diyalog vardı. Trompetçi Max: “Hiç düşündün mü, niçin resimler düşer?” diye sormuştu. “Orada yıllardır asılıdır, sonra hiç bir şey olmaksızın, düşer!.. Çivide öylesine asılı durmaktadır, hiç kimse dokunmuş değildir, ama bir noktada, düşer!.. En sessiz bir anda, her şey yerli yerindeyken, etrafta uçan bir sinek bile yokken, düşer! Sebepsizce, niçin tamda o anda… düşer! Çiviye artık bırakması kararını verdiren nedir? O zavallının da ruhu var mıdır, bu kararı o mu vermektedir? Resimle birlikte yıllar boyu her gece o belirli gün, zaman, dakika ve anı mı tartışmışlardır? Yoksa en başından beri bilirler mi, en başından beri hazır mıdırlar? “Bak 7 sene sonra bırakıyorum.” “Bana uyar.” “Anladın mı, mayısın 13.ünde.” “Tamam.” “Saat 12’de.” “12:15 olsun.” “Tamam, öyleyse iyi geceler.” Ve 7 sene sonra mayısın 13’ü saat 12:15’de… düşer! Anlamak imkansızdır… Belki de hiç düşünülmemesi gereken şeylerden biri bu, çünkü insan aklını kaybedebilir. Resim düşer, bir sabah uyandığında artık seni sevmiyordur, gazeteyi açtığında bir bakarsın savaş patlamıştır, treni gördüğünde bir anda artık orasını terketmek zamanının geldiğini düşünürsün, aynaya bakınca yaşlandığını farkedersin…”

Benim de bir sabah kalkıp “Edirne’ye gidiyorum” demem, herhalde benim dahi hiç bir zaman anlayamayacağım bu türden bir şey…

Yol…

Yolculuktan önce beni güdüleyen bir şehir hayatından kaçış amacı yoktu ancak Büyükçekmece Gölü’nde balık tutanları görünce bu kaçamak fikrini benimsedim. Kumburgaz’dan itibaren sağlı sollu sevimsiz binalar azalıyor ve her iki yana uzanan ayçiçek tarlaları göz alıyor. Böylelikle Edirne’ye kadar olabildiğine sakin bir yolculuk sizi bekliyor. İstanbul-Edirne arası 230 km, yani sakin sakin giderseniz 2 saat… (Tabi İstanbul’un neresinde oturduğunuz da önemli, ben Kadıköy’de olduğum için yolculuğumun büyük kısmı aslında İstanbul içinde geçti.) Yalnız navigasyon cihazının yol boyu “sağdan otoyoldan çıkın” uyarılarına rağmen otoyoldan devam ederek Lüleburgaz ve Babaeski’yi görme fırsatını kaçırdığıma yanıyorum.

Şehir…

Edirne’ye girer girmez en “düz”ünden şu tepkiyi verebilirsiniz. “Amma düz şehir!” Gerçekten tepeyi geçtim yokuş bile az ve en geniş düzlüğün iki adım olduğu ve ufku görmek için ya en tepeye çıkmak ya deniz kenarına inmek zorunda kalınan İstanbul’da yaşıyor iseniz bu, insanı epey rahatlatıyor… Yalnız bu ovamsı coğrafyaya rağmen Konya’daki kadar bisikletli yok. Yine hemen görülüyor ki Edirne, bir öğrenci şehri… Bunu yazın, yani öğrencilerin memleketlerine döndüğü zaman bile anlayabiliyorsunuz. Ancak bir Eskişehir mucizesi henüz gerçekleşmiş değil. Umarım zamanla daha da gelişir…

Ahali ile daha ilk temasta anlıyorsunuz ki, son derece sevecen ve yardımsever insanlar… Tekirdağlılara nazaran daha hafif bir Rumeli şiveleri var ve bu tatlı ağız insana içlerinden herhangi biri ile herhangi bir konuda saatlerce sohbet etmek iştihası veriyor.

Saraçlar Caddesi (Gezerken aklıma Juan Antonio Bardem'in "Calle Mayor" filmi gelmedi değil.)

Yerlisi belediyeden memnun mu bilmiyorum; bana şehir oldukça temiz ve düzenli göründü. Bir çok yere süs havuzları ve fıskiyeler yapılmış. Deniz kenarında olmayan bir çok kentte suya hasret olan ahalinin bu özlemini gidermek için bu yola başvurulduğu, hatta Ankara’da olduğu gibi kocaman suni şelalelerin yapıldığı oluyor. Fakat bir hevesle yaptırılan bu türden çeşmelerin genelde bir süre sonra devir daim pompaları bozulur, fıskiyeleri çalışmaz olur ve havuzları da pislikle dolar. Edirne’de bu olumsuzlukların hiç birini görmedim, belediye belli ki çalışıyor. Belki ortalarında biraz daha zevkli heykellerin bulunduğu çeşmeler yapılması düşünülebilir. Mevcutlar bana biraz “kitsch” göründü. Beton yerine taş ve mermer kullanılır ve seri üretim yapan firmalardan satın almak yerine iyi heykeltraş ve seramikçilere iş gördürülürse, ortaya eski başkente daha çok yakışan şeyler çıkacaktır.

Bu ölçekteki her şehirde olduğu gibi bir ana caddeleri var: Saraçlar Caddesi. Cadde yayalaştırılmış ve arnavut kaldırımı döşenmiş. Bana oldukça şık göründü. Yeterli sayıda bar, kafe ve lokanta var. Bir yanında bir kapalıçarşı (Ali Paşa Çarşısı) uzanıyor. Buradan şehirle ilgili hatıra eşyalar almak mümkün. Aynalı süpürgeler ve misk sabunları oldukça rağbet görüyor.

Şehirle ilgili en önemli eksik; gölge… Bu kadar eski bir şehirde, peyzajdaki bu ihmale hayret ettim. Sözgelimi Bursa’daki ulu çınarlar niçin Edirne’de yok? Belediye bir an önce hızlı büyüyen gölge ağaçları ile peyzajı zenginleştirmeli. Türkiye’de at kestanesi, dişbudak, ıhlamur gibi türler çokça kullanılıyor ama ben belediyeye Hindistan’dan ithal edebileceği bir başka ağaç önerebilirim; Banyan… Türkiye’de bunu başarıyla peyzajda kullanan bir şehir yok ve yetiştirmeyi başarabilirlerse belki şehrin simgesi bile olabilir. (Yalnız bu bir tür incirdir, dolayısıyla arsızdır ve mutlaka tarihi yapılardan uzağa dikilmesi gerekiyor.)

Yeme-içme…

Edirne’de tava ciğeri yenir. Ne ciğer şiş, ne Arnavut ciğeri, Edirne’nin yaprak yaprak dilimlenmiş tava ciğeri kadar lezzetli değil. Ciğer sevmeyenler bile bu çıtır çıtır lezzeti yadırgamayacaktır. Yanında da kuru kırmızı biber ikram ediyorlar. En iyi ciğerci hangisi bilmiyorum. Sakinlerden yakaladığım birine sordum ama o da herhalde ayıp olmasın diye özellikle birini söylemekten kaçındı. Karşıma çıkan ilk ciğerciye oturdum, gayet güzeldi.

Sade dondurmayla servis edilen peynir helvasının da üzerine kaymak konup tahin dökülen peynir tatlısının da tadına baktım. Çekme helva ya da pişmaniye türünden tatlılar bana ağır geldiği için peynir helvasını bir daha arayacağımı zannetmiyorum. Peynir tatlısı ise revani ile kemalpaşa arasında kalan, bana daha uygun bir lezzet… Ama gitmişken ikisi de denenmeli tabi…

Tarih…

Burası bir serhat şehri… Edirne ilini Türkiye haritasının ucunda görürüz de il merkezinin sınıra bu kadar yakın olduğu aklımıza gelmez. Oysa hem Yunan hem Bulgar sınırları hemen dibinde. Uçakla seyahat ederken insan pek farkında olmuyor ama kara sınırları karşılaşıldığı vakit insanın içini burkuyor. “Sınır” dediğimiz soğuk çizgiyi görünce, gezerken o kadar sevdiğim Edirne’yi son anda kurtarmış olduğumuz gerçeği bir kez daha yüzüme çarptı. Öyle ya, Edirne’yi Balkan Harbi’nde kaybetmiş ve ancak galip devletler kendi aralarında anlaşmazlığa düşünce geri alabilmiştik. Genelkurmay’ın hazırladığı bir albümde görmüştüm: Edirne’nin işgali yıllarında, İstanbul’da insanların birbirlerine bayramlarını kutlamak üzere gönderdiği bir kartpostal var. Tebrik kartında Selimiye Camii’nin bir fotoğrafı etrafına kalın zincirler çizilmişti ve altında eski yazıyla şöyle yazıyordu: “Edirne’yi unutma!”. Yine aynı albümde Selimiye’ye çamurlu çizmeleriyle giren Bulgar askerlerinin resmi vardı. Şehrin tarihinde iki Rus, bir Bulgar, bir Yunan işgali var. Ancak sonunda bir şekilde sınırın bu tarafında kalmış. Çizginin hemen diğer yanında kalan ve ahalisi Türk olan Dedeağaç ya da Kırcaali ise bu kadar şanslı değil… Falih Rıfkı, Zeytindağı’nda şöyle anlatır: “Bizden Belgrad’ı aldıkları zaman düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak: – Ne hacet, dedi, İstanbul’u da size verelim. Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girit’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk. Çocuklarımızın Avrupası, Marmara ve Meriç’te bitiyor.”  Falih Rıfkı’nın sözlerini Meriç kıyısında, yüzüme kapanan bir kapı gibi hissettim.

Edirne'yi işgal eden Bulgar askerleri. Yerde öldürülen Türkler görülüyor.

Mimari…

Sonunda Selimiye’yi ziyaret edebildim. Edirne’ye gitmek, biraz da Selimiye’ye gitmek demek zaten. Adeta Selimiye Edirne’ye yapılmamıştır da Edirne Selimiye’nin etrafına kurulmuştur. Malum, Sinan “ustalık eserim” der bu cami için… Yalnız İstanbul’da bir çok defalar buna itiraz edildiğini, aslında Süleymaniye’nin daha güzel olduğunun söylendiğini işitmiştim. Hemen fikrimi söyleyeyim; hiç de öyle değil! Selimiye başka, bambaşka bir yapı… Görür görmez insanı vuran, böyle kesin etkisi altına alan başka bir bina yoktur. Şüphesiz ki, Süleymaniye enfes bir camidir ancak artık Selimiye’de çok daha incelmiş bir zevk var. Sanki tek parça taştan oyulmuş bir heykel gibi…

Selimiye’nin dıştan görünüşü, bir kelimeyle; zarif…  Büyük bir cami olmasına rağmen onu tanımlarken sıralayabileceğimiz bir çok sıfat arasında “büyük” çok sonra gelir çünkü bu camide diğer selatin camilerinde olduğu gibi bir büyüklenme tavrı yoktur. Bilakis güngörmüşlük, ağırbaşlılık, tevazu var. Gerçi Sinan iddiası olan adamdır; bu camiyi bazı bakımlardan Ayasofya’ya nazire olsun diye yapmıştır. Mesela sekiz fil ayağı üzerine oturttuğu o koca kubbeyle Ayasofya’yı nasıl geçtiğini şöyle anlatır:

Halk, cihan, dairesi imkândan hariç dediklerinin bir sebebi, Ayasofya kubbesi gibi kubbe Devlet-i İslamiye’de bina olunmamıştır deyu taifei nasarının mimar geçinenleri Müslümanlar’a galebemiz vardır derlermiş. Ol kadar kubbe durdurmak gayet müşküldür dedikleri bu hakirin kalbinde bir azim ukde olup kalmış idi: Mezbur cami binasında himmet edip biavnillah savei Sultan Selim Han’da izharı kudret edip bu kubbenin Ayasofya kubbesinden altı zira kaddim ve dört zira derinliğin ziyade eyledim.” 

Hatta yine Edirne’deki Üç Şerefeli Cami’nin meşhur üç şerefeli minaresine atıfla da: 

“…dört minaresi kubbenin dört canibinde vaki olmuştur. Hep üç şerefelidir. Üçer yollu ve ikisinin yolları başka başka vaki olmuştur. Ol mukaddema bina olunan Üç Şerefeli, bir kule gibidir, gayet kalındır. Emma bunun minareleri hem nazik, hem üçer yollu olmak gayet müşkil olduğu ukalaya malûmdur.”

der. Gerçekten, Selimiye’nin her şerefesine birbirini görmeksizin üç ayrı yoldan ulaşılmasına rağmen minareleri kalem gibi ince ve uzundur. Ama gerisinde yatan tüm bu ukdelere, hırsa rağmen ortaya çıkan eser, bize sonsuz bir tevazu ile bakmaktadır ki Koca Sinan’ın dehası da herhalde burda olsa gerektir. Zaten mimar da “ukalaya malûmdur” derken yaptığımız işin zorluğunu ancak erbabı bilir yani “bilen bilir” demek istiyor.

Sinan, Üç Şerefeli için "kule gibidir, gayet kalındır" diyor. Samarra'yı görse acep ne derdi? Aslında Üç Şerefeli, şerefelerine farklı yollardan gidilmesiyle minare mimarisinde bir kilometre taşıdır. Ancak tabii ki zirve Selimiye'dir.

Camiinin içinde pastel renkler ve yumuşak hatlar hakim… Böylesi herhalde bir mabed için en uygunu… Avrupa katedrallerinde gördüğümüz “gotik” tarz, bizim mabedlerimiz için düşünülemez. Şimdi bir çok camide tesadüf ettiğimiz nakış, renk ve desen kalabalığı da yok. Çiniler görgüsüz biçimde her tarafı kaplamak için değil, iç mimariyi tamamlasın diye, ancak gerektiği kadar kullanılmış ve en zarifleri seçilmiş. Hat levhalarının bazılarının zemini turkuaz bazılarınınki ise taba rengiydi ve bu iki rengin eşsiz bir uyumu olduğunu ancak camiyi gezerken farkettim. İç düzenlemede kullanılan her parça gösterilen özeni yansıtıyordu. Minber, belki de şimdiye kadar gördüğüm en güzel minberdir. Mermer, oya gibi delik delik işlenmişti. Tam kubbenin altında -diğer camilerde genelde daha arkada olan- müezzin mahfili var. Bunda da ince bir ahşap işçiliği görülüyor. Bir ara yağlı boya ile üzerindeki kalemişleri kapatılmış ama restorasyon sırasında çok şükür boyayı çıkararak bunları kurtarabilmişler. Müezzin mahfilinin altında ise küçük bir iç şadırvan var. Ben bunu Bursa’daki Ulu Cami’ye has sanırdım. Meğer erken dönem camilere ait bir özellikmiş. Ancak Selimiye’de ne işi vardı? Sinan herhalde geleneğe selam durmak adına böyle bir hoşluk yapmış olacak. Keşke tüm camilerde olsa… Su sesi, camilerin içindeki uhrevi havayı tamamlıyor.

Önde müezzin mahfili ve altında iç şadırvan görülüyor. Minber üzerindeki mermer işçiliği ve müezzin mahfili üzerindeki kalem işleri ne yazık ki buradan seçilmiyor ancak dekorasyonun her bir parçasında çok büyük bir emek olduğunu söyleyebilirim.

Selimiye’yi görmekle Mimar Sinan’a olan hayranlığım iyice pekişti. Sanırım bu toprakların görüp göreceği en büyük sanatçıdır.

Selimiye’nin hemen karşısında Eski Cami ve biraz ötesinde de Üç Şerefeli Cami yer alıyor. Eski Cami, şimdiye kadar ziyaret ettiğim camiler arasında -eğer tuhaf demek ayıp olacaksa- en “ayrık” olanı diyebilirim. Belki ancak Bursa Ulu Cami ile arasında bir mukayese yapılabilir. Bu camide öne çıkan ne taş, ne ahşap işçiliği; ne çiniler ne de vitraylardır… Mimar herhalde aynı zamanda hattat olsa gerek çünkü duvarlarında yer alan hatlar, başka bir şeye odaklanmanıza izin vermiyor. Bunlar levha üzerine değil doğrudan duvarlara yazılmış ve devasa boyutlarda. Özellikle simetrik iki vav harfinin olduğu hatta bayıldım. Ebced hesabıyla çifte vav; 66 sayısına denk geliyormuş, bu da “Allah” adının sayısal karşılığı ile aynı imiş. Yani çifte vav Allah’ı simgeliyor. Vav harfini şekil olarak ana karnındaki cenine benzetenler de var; bense ikisinin böyle yanyana gelişini kalbe benzettim. Hatlardan birinde ise Muhammed yazısı üzerine Allah yazısı gelmişti. Sanki önce yanlışlıkla Muhammed yazmışlar da ardından üzerine Allah yazmışlar gibi… Ancak yanlışlık olsa alttakini tamamen silerlerdi fakat çizgileri duruyor. Nedenini bir türlü öğrenemedim. Bilen varsa lütfen söylesin, meraktan çatlayacağım.

Restorasyonu kim yaptı ise ellerine sağlık. Dördüncü resimdeki sonradan eklenen abuk sabuk süslemeleri kaldırmışlar, kemerlerin orjinal güzelliği ortaya çıkmış.

Cami, şimdilerde neredeyse kural haline gelen tek ve büyük bir kubbe yerine aynı büyüklükteki dokuz küçük kubbeye sahip olmakla da o farklı havasını hissettiriyor. Kubbelerde yer alan nakışlar da oldukça özgün ve kesinlikle gözü yormuyor. İç mekana müthiş bir ferahlık hakim… Eğer bugünün mimarları Süleymaniye’nin ucuz birer taklidi olan günümüz camileri yerine yeni bir cami mimarisi oluşturacaklarsa önce bir Eski Cami’yi ziyaret etmeliler. Çünkü bu cami, başka bir mimarinin mümkün olduğunu gösteriyor.

Ayrılış…

Edirne şu sıralar Kırkpınar’a hazırlanıyor. Ani olan gezimin Kırkpınar’a denk gelmemesine çok üzüldüm. Bir dahaki sefere güreşleri izlemek için dönmek üzere serhat şehrimiz güzel Edirne’den ayrılıyorum…

eo ire itum.

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , , , ,

§ 4 Responses to günübirlik edirne…

  • Reyhan dedi ki:

    Edirne ile çok ilgileniyorum, bence mimarisi gercekten essiz (tabii ki Sulemaniye camii guzeldir… ancak buna benzemez!). Bu sehri defalarca ziyaret etmek istedim ama firsati bulamadigim icin hala gidemedim, inanabilir misin?

    Resimlere gore çok guzel ve duzenli gibi gorunuyor, hem de eglenceli. Yani, ogrenci sehri olursa, dedigin Eskisehir gibi, kesinlikle eglenceli olmali ;-). Bildigin gibi, Ankara’yi çok severim fakat Eskisehir daha eglenceli oldugunu kabul etmem gerekir. Mesela, Ankarali gencler, ya da Ankarali olmayan ama Ankara’da okuyan ogrenciler, bayramlarda Eskisehir’e gitmeyi çok severler.

    Arabayla gittin mi?

    • aykutalp dedi ki:

      Gideceğin zaman temmuz başında gitmeye çalış. Çünkü anladığım kadarıyla, Kırkpınar güreşleri zamanında şehirde bir festival havası oluşuyor. Yani güreş izlemesen bile, hem şehir daha kalabalık oluyor hem de başka etkinlikler var. Ben kaçırdım.
      Evet, arabayla gittim, yolu güzel. Şehre gelince, tam bir öğrenci şehri olması için Trakya Üniversitesi’nin biraz daha geliştirilmesi gerekiyor. Bilirsin Avrupa’da böyle öğrenciler sayesinde ayakta duran şehirler vardır. Salamanca ya da Coimbra gibi… Türkiye’de böylesi şehirler yoktu. Yakın zamanda yalnız Eskişehir’de böyle bir “mucize” yarattılar. Bence Cumhuriyet’in şehirleşme alanındaki önemli bir başarısıdır. Ama mesela Konya veya Erzurum, öğrenci sayısının çokluğuna rağmen bu seviyeye gelmedi. Yerlilerin de biraz kozmopolitliğe açık olması lazım. Ben Edirne’de bu potansiyeli görüyorum.

  • Reyhan dedi ki:

    Evet, biraz kozmopolitlige acik olmasi lazim yoksa… Bana gore Anadolu sehirlerinin deniz ve sinirlardan uzak oldugundan daha “kapali” ve geleneksel bir kulturu var.

    Bir yandan bu guzeldir, yani Anadolu’nun geleneksel kulturunu korumamiz lazim, fakat ayni zamanda bazen – ozellikle Bati Turkiye’den gelen – egitimli genclere tam bir “cuture shock” gibi gelir ve, esas olarak, insanlar egitim ve ekonomik seviyesine gore ayri ayri yasiyorlar :(.

    • aykutalp dedi ki:

      Bu aslında Anadolu’ya özgü bir şey değil. Şehirde liman olduğu zaman insanlar her gün yabancı kültürlerle karşılaşıyor ve daha açık bir toplum oluşuyor. Limanı olmayan kentlerin tek şansı üniversite…
      Renata, aslında Türkiye’de bahsedilen sosyal sınıflar falan biraz sabun köpüğü kavramlar… Çünkü bu ülkede Avrupa’daki gibi bir burjuva sınıfı hiç bir zaman olmadı. Eğitimli de olsa, batıdaki şehirlerden de gelse Türkiye’nin yüzde 80’i köylüdür. Kendisi değilse bile dedesi köylüdür. Ve sözgelimi İzmir’in köylüsü ile Nevşehir’in köylüsü birbirinden pek farklı değildir. Yani ben kültür şoku yaşıyorum diyen biraz yalan söylemiş olur. :)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading günübirlik edirne… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: