festival sona erdi…

20/04/2011 § Yorum bırakın

Festival’in son günü; iki film görecektim; Chungking Express ve Chico y Rita… Biri 13:30 diğeri 21:30’da idi ve bu benim bütün günümü Nişantaşı’nda geçirmem anlamına geliyordu. Bilmem her Kadıköylüde bu var mıdır ama ben Nişantaşı-Teşvikiye dolaylarında kendimi “deplasmanda” hissediyorum. Bunun üzerine ilk filmde tesadüfen yanıma Haşmet Babaoğlu oturunca; üzerimdeki Nişantaşı etkisi de arttı ve deplasman havası büsbütün gurbet duygusuna dönüştü :) Bereket versin; CityLife sinemalarının alt katı Toprak Sanat Galerisi… Vakit geçirmekte sorun çekmedim… Fikret Otyam sergisinin son günüydü. Tipik Otyam resimleri vardı sergide. Fikret Otyam, Nuri İyem gibi Anadolu kadını figürlerine ve büyük büyük bakan kara gözlere bir fikr-i sabit gibi bağlıdır. Değişen bir şey yoktu… Sonra, Filiz Otyam’ın son keçe dokumalarını da görmüş oldum. Ayrıca galeride bir başka imza tanıdım: ressam Zeki Kaba… Pek güzel gemiler çizmişti, gerçekten beğendim…

Gittiğim iki festival filminden bahsetmeden önce; iki film arasında sevgili arkadaşım Koray tarafından festival dışı üçüncü bir filme girmeye zorlandığımı da söylemiş olayım: Kaybedenler Kulübü… Bir başka Türk filmi olan Issız Adam‘da olduğu gibi, bol miktarda işporta malı fikir ve ucuz felsefe arayan ve arada da bir kaç bacak görmek isteyenler için ideal bir film. Şimdi bir kere, elinde zaten klişe bir fikir var; bari buna biraz kendi çizgini kat… Baştan ayağa Amerikalı olan loser temasını bir kere Hollywood zaten tüketmiş… Sen hem çoktan çiğnenip tükürülmüş sakızı ağzına alıyorsun hem yeni hiç bir şey söylemiyorsun… Bir idealist, bir bohem ya da bir kaybeden olmak arasında dolaşan bir karakteri anlatmak istiyorsan, önce  çıkarılmış iyi işlere mesela Tim Burton filmlerine bak. Örneğin, büyük loser Ed Wood‘u bir incele. (Aslında Tim Burton’ın en sevmediğim filmidir.) Sonra, bir sevişme sahnesini görüntü yönetmenliği açısından ne kadar iyi çekersen çek (bkz. Monster’s Ball); eğer konu ile bağlantısızsa yani seyircinin önüne Amerikalıların deyimiyle beleş/sebepsiz çıplaklık (gratuitous nudity) koyuyorsan filmini hiç kimse ciddiye almaz. Yönetmenin filmini bu pazarlama şekli ayıp kabul edilir. Neyse ne… Zaten mesafeli idim; uzunca bir süre daha Türk filmi izlemem herhalde… Bu arada bu filmin seyircisi ile festival seyircisi arasındaki fark; Nişantaşı gibi nispeten daha homojen yapılı bir yerde bile hemen kendini belli ediyordu. Salondaki seyircinin tavrı, hariçten gazel okumaya varmadıysa da abartılı gülüşler ve yanındakiyle konuşmalar fazlasıyla rahatsız ediciydi.

Gelelim festival filmlerine….

Chungking Express (1994)

Kar Wai Wong‘un daha önce sadece “Fa yeung nin wa”sını görmüş ve çok beğenmiştim. Bu filmden beklentim de boşa çıkmadı. Bir kere üslup sahibi yönetmen… Yakın çekimleri enfes kullanıyor. Zannederim sinemanın asıl aracının görsel dil olduğunu çok iyi bildiğinden, filmleri sinematografik  açıdan çok güzel. Yalnızca senaryoya yaslanan yönetmenlerden değil. Tabi, görsel dili müzik ve seslerle de çok güzel destekliyor. Film müzikleri de belli ki kendisi tarafında seçiliyor. Çünkü bazı şarkıların filmlerinde bir leitmotif gibi tekrarlanıp durduğunu görüyoruz. Bu filmde film boyunca California Dreamin’ çaldı durdu… Fa yeung nin wa’da da  Quizás, quizás, quizás böyle idi…

Filmin konusu hakkında ne yazsam spoiler içerecek; en iyisi izlemediyseniz izleyin…

Filmi izleyip de anlayamayanlar için bu kareyi koyuyorum. :)

Chico y Rita (2010)

Festival programı açıklandığında en yüksek beklentim bu filme yönelikti… Aradığımı fazlasıyla buldum ve festivali bu filmle kapatmak harika oldu. Bana swing ile içiçe müthiş bir animasyon olan Les triplettes de Belleville‘i hatırlattı… Böylelikle Disney’den sıkıldığımız zaman kaçacağımız tek liman Miyazaki değil artık. Avrupa’da da pekala alternatif, el çizimi animasyonlar üretiliyor demek ki. Film bize Havana’yı tam anlamıyla yaşattı…

Bu filmin altında Fernando Trueba imzası var… Trueba gerçek bir müzik aşığı. Daha önce çektiği Calle 54‘de latin caz ustalarıyla bize bir ziyafet çekmişti. Bebo Valdés‘e daha önce -bence gelmiş geçmiş en iyi albümlerden olan- Lágrimas Negras‘ı kaydettiren de Javier Limon ile birlikte yine Trueba…

Bebo’ya adanan bu filmde  Charlie Parker, Thelonious Monk, Ben Webster, Nat King Cole, Tito Puente, Dizzie Gillespie gibi caz üstadlarının ve en sonda Estrella Morente‘nin anime edilmiş hallerini görmek çok hoştu. Ve tabi; Chico Valdés karakteri tamamen Bebo Valdés üzerine kurulmuştu. Besame Mucho ve Sabor A Mi gibi standartlardan bebopa kadar uzanan geniş bir yelpazeden seçilmişti müzikler… Caz severler kaçırmasın…

Bir festivalin daha sonuna geldik… Emeği geçen herkese; bilhassa İKSV’ye ve festival ekibine teşekkürler… İyi ki varsınız…

Festival, bana bu lafı hatırlattığı için üçüncü defa söylüyorum;

ars longa, vita brevis :)

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading festival sona erdi… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: