bir mısrayı çevirmek…

09/04/2011 § 6 Yorum

Geçen gittiğim filmde “Verde que te quiero verde”nin pek güzel bir yorumunu dinleyince Lorca‘nın Uyurgezer Romans‘ı tekrar aklıma düştü ve şiirin bu ilk mısrası, bir kaç gün zihnimi meşgul etti: Verde que te quiero verde. Şöyle ki, ben bu şiiri okurken Türkçesini hiç düşünmemiştim. Ancak farkettim ki; daha önce zihnimde hep “Yeşil, seni nasıl da yeşil görmek isterim.” gibi bir anlam uyanıyor imiş. Yanlış tabi. Bilmem, bu yanlış anlam, benim mısraya vermek istediğim anlam mı idi. İnsan zihni bir garip işliyor ve “verte” (seni görmek) ile “verde” (yeşil) bir şekilde karışabiliyor. Halbuki mısrada “verte” sözü yok. Benim düşündüğüm anlam için Lorca’nın “Verde que te quiero ver verde” ya da daha kötü kurulan bir cümleyle “Verde que quiero verte verde” demesi gerekirdi. Böylece; mısra bütün fonetik güzelliğini de kaybetmiş olacaktı. Sonra mısranın doğru çevirisinin nasıl olmak lazım geldiğini düşündüm. Ama bilseniz ne güç iş! Lorca, “Yeşil seni nasıl seviyorum/istiyorum yeşil” demiş de olabilir; “Yeşil, seni nasıl yeşilce/yeşilken severim/isterim” demiş de olabilir. Şiirin ilk kısmı şöyle;

“Verde que te quiero verde.
Verde viento. Verdes ramas.
El barco sobre la mar
y el caballo en la montaña.
Con la sombra en la cintura
ella sueña en su baranda,
verde carne, pelo verde,
con ojos de fría plata.
Verde que te quiero verde.
Bajo la luna gitana,
las cosas le están mirando
y ella no puede mirarlas.”

Mısrayı daha önce başkaları nasıl çevirmiş diye internetten şöyle bir arattım. Vehbi Taşar, “Yeşil, isterim seni yeşil ne kadar.” diye çevirmiş ama altındaki nota bakılırsa bu, İngilizce çeviri üzerinden bir çeviri… Yani suyunun suyu…

Sonra karşıma Engin Ardıç’ın 23 Ocak’ta Sabah’ta yazdığı “Yeşilcim biçim biçim” başlıklı bir yazı çıktı. Ardıç, mısrayı önce “Yeşil isterim seni yeşil” sonra “Yeşildir sevdiğim yeşil” diye çevirmiş. Zannederim; bir şiir içinde aynı mısrayı iki farklı şekilde çevirmek imkanımız yoktur. Genel itibariyle; Engin Ardıç’ın çevirisi şiirin aslından ayrılıyor.

“Yeşil isterim seni yeşil/ Yeşil yel yeşil yaprak/ Denizde sandal dağlarda beygir/ Belinde gölge düş kurar parmaklığa yaslanmış/ Yeşil ten yeşil saçlar/ Gözleri donmuş gümüş/ Yeşildir sevdiğim yeşil/ Çingene mehtabı altında/ Herşey ona bakar da/ Kız dönüp bakamaz onlara.”

Çeviride, aslıyla hiç ilgisi olmayan bir “Belinde gölge düş kurar parmaklığa yaslanmış” mısraı var. Ardıç, dalları yaprak, gemiyi sandal, atı beygir diye çevirmiş. Lorca açıkça “verde carne” (yeşil et) dediği halde daha steril hale getirerek “yeşil ten” demiş. Oysa ten kelimesinin sıcak anlamı zaten İspanyolcada yoktur. Deri ile ten arasındaki fark yalnızca Türkçe’de görülür. (Nişanyan, bu Farsça kelimenin Türkçeye özgü olan “deri” anlamına 19. yy’dan önce rastlanmaz diyor.) Lorca, ten demek istese idi deri anlamına da gelen “piel” sözünü kullanmak zorunda kalacaktı. Et diyor, kanı ve soğukluğuyla et…

Lorca’nın bütün şiirlerini çeviren Sait Maden ise ilk kısmı şöyle çevirmiş;

“Yeşil, sana vurgunum yeşil.  Yeşil esinti. Yeşil dallar.  Bir teknedir gider denizde.  Bir atlıdır yol alır dağda.  Düş kuruyor balkonunda kız,  gölge vurmuş beline kadar. Gözleri var soğuk gümüşten,  Yeşil bir ten, yeşil saçlarla.  Yeşil, sana vurgunum yeşil.  Tüm nesneler kıza bakar ya  Çingene ay altında şimdi,  O hiçbir şey görmüyor daha”

Et yerine ten demek sorunu burada da var. Sonra, şiirin aslında Lorca yükleme yer vermeksizin, eksik cümle kurarak “denizin üstünde gemi” ve “dağda at” der iken; biz buraya yüklem (-dir) ekleyemeyiz. Belli ki şair bu imgeleri belli bir eyleme bağlamaksızın, yalnız zihinde uyandırdığı hayalleriyle kullanmak istiyor. Çekimli bir fiile bağladığımız  zaman imgeyi belirli bir zaman ve mekana tabi kılıyoruz. Sonra “at” diyor Lorca, “atlı” değil ve yol almaktan da bahsetmiyor.  Yoksa “es el barco sobre la mar \ y el caballero recorre por la montaña” derdi. Üzerinde düşündüğümüz mısranın “Yeşil sana vurgunum yeşil” diye çevrilip çevrilemeyeceği de tartışma götürür.

Evvela “querer” fiilinin iki anlamı var; istemek ve sevmek. Yalnız Lorca’nın sevmekten bahsettiği çok açık olduğundan buradaki anlamı saptamak işin kolay kısmı. Zor kısmı ise; bizi tipik bir “Şair burada kime seslenmiş?” sorusuyla karşı karşıya bırakıyor. Bayrağa seslenmediğini biliyoruz. :)

Birinci ihtimal; şair, bir renk olarak “yeşil”e seslenmektedir. Maden çevirisinde bu anlam var. Lorca, Susam Sokağı’na metin yazsa idi buna ihtimal verebilirdik: Yeşili severim, kurbağa yeşildir, yeşil yeşil yeşil, gibi… Böyle olmadığı muhakkak, geçiyoruz…

İkinci ihtimal; şairin muhatabı, yeşil dediği doğadır. Her ne kadar ikinci mısra “Verde viento. Verdes ramas.” (Yeşil rüzgar, yeşil dallar) bu fikri destekliyor görünse de ben Lorca’nın “Kestane gürgen palamut/Orman ne güzel ne güzel” tadında bir şiir yazmış olabileceğini hiç zannetmiyorum. Kaldı ki, doğa için klişe yeşil sembolizmini kullanmak da Lorca’ya yakışmazdı. (Düşündüm de Rakım Çalapala’lardan Federico García Lorca’ya bayağı tekamül etmişiz.)

Üçüncü ihtimal; Lorca kıza söylemektedir. Hangi kıza? Soğuk gümüşten gözleriyle balkonunda hayal kuran, yeşil saçlı kıza;

“Con la sombra en la cintura
ella sueña en su baranda,
verde carne, pelo verde,
con ojos de fría plata”

Bu ihtimal doğru görünüyor. Ancak sorun burada bitmiyor. “Verde que te quiero verde” mısrasında yeşil sıfat mı, sıfat ise kızı mı yoksa şairi mi tamlıyor ya da sıfat değil de yüklemi niteleyen bir zarf mı belli değil. Diyorum ki; iyi ki verte (seni görmek) ile verde (yeşil), İspanyolca’da sesteş değil; yoksa herhalde bu mısrada daha da içinden çıkılmaz bir tevriye bulunuyor olacaktı.

Linda Powell'ın Yeşil Gece isimli resmi

Evet, Lorca kıza söylüyor. Geriye ise “yeşil” in neyi nitelendirdiğini saptamak kalıyor. Sanırım her şairde yeşilin uyandırdığı duygu farklı. Mesela Shakespeare’de yeşil, kıskançlığın rengidir. Venedik Taciri’nde Portia şöyle der:

“How all the other passions fleet to air,
As doubtful thoughts, and rash-embraced despair,
And shuddering fear, and green-eyed jealousy! O love,
Be moderate; allay thy ecstasy,
In measure rein thy joy; scant this excess.
I feel too much thy blessing: make it less,
For fear I surfeit.”

Bülent Bozkurt şöyle çevirmiş:

“Nasıl da uçup gitti tüm öteki duygular; / Ne kuşku dolu düşünce kaldı, ne yersiz çaresizlik; / Ne tir tir titreten korku, ne yeşil gözlü kıskançlık. / Ah aşk, kendini topla, dizginle coşkunu! / Sevincine gem vur, aşırıya kaçma! / Fazla geliyor artık verdiğin mutluluk bana; / Biraz azaltmazsan, tıkanıp ölebilirim.” (Remzi Kitabevi,s.84)

Konudan çıkmamak için; bu çevirideki sorunları bir tarafa bırakıyorum. Ama bir şiirin hiç bir zaman gerçek anlamda çevrilemeyeceğini ve belki şiirin sanatların en millisi olduğunu pek güzel gösteriyor.

Shakespeare’in başka eserlerinde de -yanılmıyorsam Othello’da- kıskançlığı “yeşil”le ifade eden bölümler var. Lorca’da böyle bir duygu göremiyorum.

Bu noktada Mehmet Kaplan ekolünden yetişmiş şiir tahlilcileri gibi işi psikoanalize bağlamazsam çatlarım: Efendim, Jung‘a göre yeşil hayatın rengidir. Evet, doğrudur; yeşil çağla rengidir. Olgunlaşmamışlığın, bekleyişin rengidir. Mesela, bu nedenle Esperantocular (esperar=beklemek) yeşil bayrak kullanır. Acaba, Lorca’nın mısrasında böyle bir anlam arayabilir miyiz? Vakıa güzel olurdu. Bekleyiş ya da umutun İspanyolca karşılığı “esperanza”dır. Allahım ne güzel kelime! Ve bir isim olarak yalnız güzel kadınlara yakışır… Çok şükür, yine en sevdiğim isimlerden olan Mercedes gibi Alman’ın biri tarafından önce kızına sonra da arabaya isim olarak konulmamıştır… (Bkz. Mercédès Jellinek) Ama “esperanza“nın içimizde uyandırdığı hayalleri yahut Jung’un bu rengi hayatla özdeşleştirmesini Lorca’da göremiyoruz. (27 kuşağı üzerinde Freud ve Jung’un etkileri ve Lorca’da renk sembolizmi için bkz. Manuel Antonio Arango L., Símbolo y simbología en la obra de Federico García Lorca, s.283) Tam tersi olarak; ölüm, Tim Burton‘ın filmlerinde olduğu gibi, yeşil rengiyle karşımıza çıkabiliyor. Mesela; Café Cantante şöyle başlar;

“Lámparas de cristal (camdan lambalar)
y espejos verdes. (ve yeşil aynalar)

Sobre el tablado oscuro, (karanlık sahnenin üzerinde)
la Parrala sostiene (La Parrala devam ediyor)
una conversación (bir sohbete)
con la muerte.” (ölümle)

(Not: Lorca zamanında flamenko çalınan küçük kahvelerin ismi “café cantante”dir. Sonra bunların ismi şiirde de geçen tablado ya da Endülüs ağzıyla tablao‘ya dönüşmüştür. Bilmem Lorca etkisi var mı. Bahsi geçen La Parrala ise, Lorca’nın hayranı olduğu bir flamenko şarkıcısıdır.)

Steve Milner'a ait bir fotoğraf..

Bu şiirde aynaların yeşili; ölümü yansıtmaktadır. Uyurgezer Romans’ta da yeşili, ölümden ayrı düşünemeyiz. Lorca’nın şiirinde kız ölmüştür. Şair bunu şiirin hiç bir yerinde açıkça söylemez ama biz bunu aslında en başından biliyoruz;

verde carne, pelo verde, (yeşil et, saçlar yeşil)
con ojos de fría plata. (siyah gümüşten gözlerle)
Verde que te quiero verde.
Bajo la luna gitana, (çingene ayın altında)
las cosas le están mirando (eşya/her şey onu izliyor)
y ella no puede mirarlas. (ama o onları izleyemiyor/göremiyor)

Bu bir ölüm tablosudur. Lorca’nın daha önce “verandasında rüya görüyor/hayal kuruyor” demesi de bir çok şair gibi ölümü uykuya benzetmesindendir. Şiirin devamında önce adamın “compadre” (arkadaşım) dediği kızın babasına yalvardığı, kızın evinin önünde “bırakın yukarı çıkayım” dediği görülür:

“Compadre, quiero cambiar
mi caballo por su casa,
mi montura por su espejo, (not: yine ayna sembolü)
mi cuchillo por su manta.
Compadre, vengo sangrando,
desde los montes de Cabra.
Si yo pudiera, mocito,
ese trato se cerraba.
Pero yo ya no soy yo,
ni mi casa es ya mi casa.
Compadre, quiero morir
decentemente en mi cama.
De acero, si puede ser,
con las sábanas de holanda.
¿No ves la herida que tengo
desde el pecho a la garganta?
Trescientas rosas morenas
lleva tu pechera blanca.
Tu sangre rezuma y huele
alrededor de tu faja.
Pero yo ya no soy yo,
ni mi casa es ya mi casa.
Dejadme subir al menos
hasta las altas barandas,
dejadme subir, dejadme,
hasta las verdes barandas. (not: parmaklıklar yeşildir; çünkü orada ölüm var.)
Barandales de la luna
por donde retumba el agua.”

Verona'daki Juliet balkonu. Bilmem Lorca'da etkisi var mı ama bana her balkon sahnesi Romeo ve Juliet'i hatırlatıyor.

Ve yukarı çıkarlar, ama kız ölmüştür:

“Verde que te quiero verde,
verde viento, verdes ramas.
Los dos compadres subieron.
El largo viento, dejaba
en la boca un raro gusto
de hiel, de menta y de albahaca.
¡Compadre! ¿Dónde está, dime?
¿Dónde está mi niña amarga?
¡Cuántas veces te esperó!
¡Cuántas veces te esperara,
cara fresca, negro pelo,
en esta verde baranda!

Adam, ağıt yakıyor: Kaç kez bekledi seni; kaç kez bekleyecekti; taze yüzü ve siyah saçlarıyla? Görüleceği üzere kızın yaşadığı zaman saçları siyahtır. Ama şiirin başladığı zaman çoktan ölmüş olan kızın saçları artık yeşildir. Ve balkonda yeşildir. Öyleyse; ölümle birlikte dallar, rüzgar, her şey yeşile dönmüştür. Dallar, rüzgarla birlikte adeta bir ölüm romansı söylemektedir.

Sonuç olarak; “verde que te quiero verde” mısrasında yeşil; hem yeşile dönen (ölmüş) kızı hem bütün dünyayla birlikte yine yeşil renk alan adamın sevgisini nitelemektedir. Okurun hayalini zincirlememek için “yeşilce” dememek lazım. Öyleyse; bu mısra şuna benzer şekilde çevrilebilir:

“Yeşil. Seni ne yeşil severim”


Yazıdan taşanlar:

i) Engin Ardıç, yukarıda bahsettiğim yazısında Bedri Rahmi’nin “Yeşile de deli gönül yeşile” mısrasıyla başlayan “Merhaba Yeşil” şiirinden bahsederek yakışıksız bir dokundurma yapmış;

“Lorca’nın bu çok ünlü yeşil şiirinin yayın tarihi de, 1924. Bedri Rahmi’den 27 yıl önce.”Verde que te quiero verde” dizesini, hem “ne severim seni yeşil”, hem “yeşildir sevdiğim yeşil” hem de “yeşil isterim seni yeşil” şeklinde çevirebiliriz de, acaba “yeşile de deli gönül yeşile” şeklinde çevirebilir miyiz? Müzikte bir bestenin “ilk üç mezürünü” aynen almak serbesttir de (yoksa altı mıydı?), şiirde bu ölçü kaç kelime, kaç dizedir?”

Fikrimce, Bedri Rahmi’nin Lorca’dan esinlendiği bile açık değilken intihal iması yapmak doğru değil. Ardıç, atlamış olacak; bu şiirin bariz etkileri asıl Can Yücel’de görülebilir. Yeni Türkü’nün solisti Derya Köroğlu’nun bestelediği “Yeşilmişik” şiiri böyledir:

Bir çift yaprakmış dalında yumuşacık
Tutmuşum tutmuşum ellerinden senin
Düşmüşüz yavaşça bir sakin derenin
İçindeymişik yeşilmişik sazmışık

Balıklar gibiymiş sessiz ve karanlık (krş. vienen con el pez de sombra)
Yüzermiş saçların yüzermiş nefesin (krş. pelo verde)
Susarmışız öyle bir sakin derenin
İçindeymişik yeşilmişik sazmışık”

(Yeri gelmişken; insan düşünmeden edemiyor: Bu şiirde Yücel, niye son mısralarda taşra Türkçesi ile “içindeymişik, yeşilmişik, sazmışık” der de; bir üst mısralarda “düşmüşük” yerine “düşmüşüz”; “susarmışık” yerine “susarmışız” der?)

Can Yücel’in bir başka şiiri olan “Yeşil Şiir”inde de açıkça Lorca etkisi görülmektedir.

Baktıkça çoğalır yıldızlar gecede (krş.grandes estrellas de escarcha)
Parmaklarınla sayılmaz;
Kimi duyulur, kimi duyulmaz,
Dinledikçe çoğalır gecede,
Sesler gelir,
Ya hızlıdan, ya yavaştan.

Her şey kendi dilince konuşur;
Karanlık örtse de üstünü
Gecede devam eder renk renk
Ağacın dalında, rüzgarda; (krş. verde viento, verdes ramas)
Her şey kendi rengince konuşur.

Gözlerini kapatır beklerdi; (krş. ella sigue en su baranda)
Yaprağa benzer ellerini, avuçlarını uzatır,
Beklerdi işitinceye dek (krş. ella sigue en su baranda)
Ağacın dalında, rüzgarda; (krş. verde viento, verdes ramas)
Yeşili duydu mu uyurdu
Rüyasında. (krş. ella sueña en su baranda \ soñando en la mar amarga)

Ancak; bunlara intihal denmez. Şair, şairden esinlenir. Hele eski Türk şiirindeki, tahmis, taştir, nazire, tazmin gibi formlar düşünülürse; bizde bu kuralların daha gevşek olduğu görülür.

ii) Şiir çevirisinde orjinale ne kadar sadık kalacağımız bir sorun… Yahya KemalHayyam’ın Rubailerini Türkçe Söyleyiş‘e başlarken kendi çeviri anlayışını açıklayan şu dörtlüğe yer verir:

hayyâm’ı alıp tercüme et derlerse
öğrenmek içün tâlib isen bir derse
derdim ki rubâîsini nazmetmelisin
hayyâm onu türkîde nasıl söylerse

Bizim meselemizde bu ortaya şu arayışı çıkarır: Lorca, şiiri Türkçe yazmış olsa idi; bu mısrayı nasıl söyleyecekti? Böyle bir anlayışın şüphesiz ki, mantıklı bir temeli var. Şöyle ki, şiirde anlamı mısraların plastik değerinden soyutlamak imkanı yoktur ve böylece her şiir yazıldığı dile aittir. Yani hiçbir mısra bir başka dile kafasını gözünü kırmadan çevrilemez. Bu türlü bir çeviri, bizi bazı sorunlardan da kurtaracaktır. Herhalde bunlardan başlıcası Batı dilleri ile Türkçe arasındaki sentaks farkıdır. Türkçede cümle, özne-nesne-yüklem şeklinde kurulduğu; Hint-Avrupa dillerinde ise özne-yüklem-nesne şeklinde kurulduğu için; birebir çevirilerde hem üzerine vurgu yapılan kelimeler bu özelliklerini yitiriyor; hem kulak zevkini zorlayan devrik cümleler ortaya çıkıyor. Sözgelimi; “Verde que te quiero verde”nin ilk ve son kelimesi; verde. Bizde mutlaka ilk ve son kelimede “yeşil” mi demek zorundayız? Yahya Kemal’e göre; hayır… (Yalnız verdiğimiz örnekte mısraya “yeşil” diye başlamak bana olmazsa olmaz görünüyor. Lorca da olsa böyle söylerdi.)

iii) Can Yücel ismi, çeviri ve yukarıda andığımız Shakespeare ile birleşince, şimdi bana tuhaf bir tecrübemi hatırlattı. Can Yücel, Shakespeare’in Türkçeye Bülent Bozkurt’un “Bir Yaz Gecesi Rüyası” ismiyle çevirdiği “A Midsummer Night’s Dream” adlı oyununu “Bahar Noktası” diye çevirmiştir. Bu çeviriyi okumuş olmak, beni Shakespeare’den büsbütün soğutabilirdi. Çünkü; 16.yy İngiltere’sinde yazılan ve Eski Yunan’da geçen olayları anlatan oyunun çevirisinde “Marshall Yardımı”ndan (!) bahsediliyordu. Bu artık “Türkçe söyleyiş”in ötesine geçiyor. Çevirmen, herhalde bu kadar serbest olmamalı…

iv) Şiirin Manzanita’nın söylediği bestelenmiş halinde; yalnız bazı kısımlar alınmış ve  yer yer önemli yerler değiştirilmiş. Dikkat…

v) Yeşil, güzel kelime… “Yaş”tan türemiş… Yaş, yaşıl, yeşil… Doğan Aksan mı idi, Türkçe’nin söz varlığının zenginliğini göstermek için yeşilin tonlarına verilen isimleri sayan? Şimdi düşününce bile aklıma bir çoğu geldi; nefti, haki, tirşe, kazboku, limonküfü, çağla, camgöbeği… Bu sonuncusu, maviye çalan yeşil mi, yeşile çalan mavi mi bilemedim şimdi… Lorca şiiri Türkçe yazsa idi; ölüm için “yeşil” mi; yoksa lafın gelişi, nefti mi derdi? Ya da kızın ölmeden önceki saçları için siyah yerine “zifiri” der miydi? Belki de herkesin zihninde farklı bir tonuyla uyanan “yeşil” en güzeli…

Nec mortem effugere quisquam nec amorem potest.

Reklamlar

Tagged: , , , , , , , , , , , , , ,

§ 6 Responses to bir mısrayı çevirmek…

  • EGe dedi ki:

    Aynı şeye takılmışız…Flamenco Flamenco’nun sonunda çaldı değil mi? Bir önceki Flemenco’sunda Carlos Saura’nın da en başında çalıyormuş.Öyle bir bağlantı kurmuş ikisi arasında.
    Hatta ben de verde que te quiero verte anlamıştım aynen, erkek arkadaşım düzeltti; çok eğlenceli bir şarkı. Bu şiir çevirileri maalesef böyle oluyor, orda birebir çeviri yapmak yerine,şair kendine göre yorumluyor haklı olarak. Ben şiir kitaplarını 2-3 dilde okumayı çok seviyorum; hepsi ayrı hikayeler anlatıyor çünkü. Ben de Heinrich Heine’nin ‘Buch der Lieder’, Şarkılar Kitabı’nın Behçet Necatigil çevirisiyle okumuştum. O kadar farklı ki! Pastorel şiirler var, Alpler anlatılıyor, kafamızda oluşması gereken bir manzara belki Heidi çizgi filminden olmalı; fakat çevirisiyle sanki memleketim dağlarında kuzuları otlatan çoban tadı alıyordum. Sonuçta kullanılan kelimeler, şairin onu algılayışı ve yansıtışı da çok önemli. Bir de birebir o kültürü bilmek gerekiyor sanırım şiiri benimseyebilmek için; o kültürü hissedebilmek içinde yer almak…

    • aykutalp dedi ki:

      Senin de öyle anlamış olmana sevindim. Bende bir gariplik yok demek ki :)
      Heine’yi okumadım ama Necatigil kendisi şair olduğundan yaptığı çeviriler eserin orjinalindan uzaklaşsa bile her halükarda zevkle okunacaktır. Ben Knut Hamsun romanlarını Necatigil çevirilerinden okumuştum ve gerçekten zevk aldım. Çevirmenin kendisi de edebiyatçı ise mümkün olduğunca eserin plastik değerini muhafaza etmeye çalışıyor, daha hassas davranıyor ve bu da çeviriyi daha okunur kılıyor. Roman çevirisinde orjinale sadık kalmak daha kolay ama şiiri böyle çevirdiğin zaman şiir olmaktan çıkıyor ne yazık ki…

  • EGe dedi ki:

    Bu arada hangi filmde en başında hangisinde en sonunda karıştırdım sanırım ama birbirinin zıddı.

    • aykutalp dedi ki:

      Flamenco flamenco’nun sonunda değil; başındaydı. Diğerinin sonunda mı idi, hatırlayamadım vallahi. Saura, böyle bir bağlantı kurmuşsa da anlayamamış olduk yani :)

  • EGe dedi ki:

    Yok yok , hatırladım ben bir önceki Flamenco filminde başta ne varsa bunda sondaydı, bunda başta olanda bir öncekinin sonundaydı. Ben de okudum Pan’ı filan ama benim demek istediğim şuydu. Yani ben Necatigil çevirisini okuyunca, Türkiye’de bir dağda kuzularını otlatan çobanın havasını alıyorum;çünkü kullandığı kelimeler, ünlemler her şey bunu çağrıştırıyor. Halbuki Almanya’daki ortamla burası çok farklı birbirinden. Almanca versiyonunu okuyunca çok daha farklı şeyler hissettiriyor. Şiirlerde hep bu var işte, kendi dilinde kendi kültürün sınırlarında kalıyorsun çevirilerde…

    • aykutalp dedi ki:

      Yani aslında “çeviri” dediğimiz şey, imkansıza uğraşmak oluyor. Edebiyatın malzemesi dil olduğundan dili değiştirince eseri de değiştirmiş oluyoruz. Tabi, dil ait olduğu kültürün en önemli öğesi olduğundan kelimelerin yaptığı çağrışımlar da çevrilen dilin kültürüne ait unsurlarla yer değiştiriyor. Mümkün olduğunca orjinalinden okumak lazım… Ama Almanca eserler bakımından ne yazık ki; senin gibi şanslı değilim. Çevirilerle idare ediyoruz…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading bir mısrayı çevirmek… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: