festival başladı…

03/04/2011 § Yorum bırakın

Yağmur altındaki İstiklal’de bir sinemadan diğerine koşturarak festivalin bu ilk gününde üç film görebildim. Aslında art arda dört film izlemek ve sabah 11’de girdiğim sinema salonundan akşam 9’da çıkmak niyetindeydim. Ancak “Torino Atı”nın iki hafta önce çıkan biletleri 20 dakika içinde bitince bugünlük üç filmle yetinmek zorunda kaldık. Gelelim sıcağı sıcağına izlenimlere….

 

 

11:00 Atlas Sineması

Flamenco Flamenco (Carlos Saura, 2010)

Usta, 1995’te çektiği “Flamenco“nun bir ikincisini çekmiş. Devam filmleri daima ya kaliteyi düşürmek ya tekrara düşmek tehlikesi taşırlar. Oysa bu film, ilkini bir adım öteye taşımış. Film bittiğinde bütün salonun alkışı bastığını söylersem herhalde yeterli olur.

Bir kere Saura filmlerinde alışık olduğumuz enfes sinematografi aynen korunmuş. Kamera seçimlerinin bu kadar isabetli olması ve ışığın bu denli figürleri belirginleştirir surette kullanılması, Saura’nın filmlerini dansı sahnede izlemekten daha zevkli hale getiriyor. Çünkü sahnede yalnız ön cepheden gördüğümüz figürler, burada en ufak ayrıntıları kaçırılmaksızın görülüp hissedilebiliyor. Bu nedenle görüntü yönetmeni Vittorio Storaro‘yu da tebrik etmemiz gerekir.

Film, tahkiyeye dayalı (narrative) olmadığı için spoiler uyarısı yapmama gerek yok sanırım:

Flamenco Flamenco, çok güzel bir rumba ile başladı: Verde que te quiero verde. Aslında Lorca‘nın Romance Sonámbulo şiirinden uyarlama olan bu şarkıyı cazla füzyonlamışlar, pek hoş olmuş… Mari Ángeles Fernández isimli genç cantaorayı tanıdık, sevdik… (Ana Belén ve Manzanita‘nın şarkının orjinalini yorumlayışları şuradan izlenebilir: Video)

Film, Sara Baras‘ın dansı ile hemen başında ısındı. Gerek çalgıcı, gerek şarkıcı, gerek dansçı olsun; bir flamenkocunun icraya başlarken duendeyi aradığını farkederseniz seyrine doyum olmuyor. Onunla birlikte yakalamaya çalışıyorsunuz. Eteğinin ucundan tutarak ettiği dansını keskin bir hareketle bitirdiğinde ben az kalsın tek başıma alkışlayacaktım.

Carlos Saura

İki sahnede grup halinde dans izledik ve bu gruplar tarif etmem imkansız olan modern bir koreografi ile karşımıza çıktılar. Çok etkilendim. Koreografın ismi: Javier Latorre. Bundan sonra yakın takibimde olacak.

Bunun dışında bir iyi bir kötü füzyon örneği izledik. Kötüden başlayalım. Israel Galván, Silencio ismiyle, adından da anlaşılacağı üzere müziksiz olarak dansetti ve ayaklarıyla müziği kendi yaratmaya çalıştı. Bir cümleyle fikrimi söyleyeyim: Zapateado, tap dance değildir! Güzel örnek; Rocío Molina‘ya ait. Ağzında sigara ile ve öylesine yumuşak ve rahat figürlerle dansetti. Çok yaratıcı, yer yer tuhaf bir koreografi oluşturmuş ve flamenkoyu caz ile harmanlamış. Devamı gelir umarım.

Miguel Poveda güzel bir copla okudu. Önündeki sehpanın iki yanında palmas vuran iki kişi vardı ve arka dekorda Lola Flores‘in film afişlerinin oluşturduğu bir çember içinde Saura’nın kamerası yumuşakça dönüyordu. Saura’nın güzelliği sadelikte arayışını çok güzel gösteren bir sahneydi.

İlk filmde anlamadığım bir şekilde Eva Yerbabuena yoktu. Bu filmde iki sahnede rol almış. İlk sahnesinde kuyruklu etek (bata de cola) ile dansetti. Mavi kadife kostüm çok kötü seçilmişti, üzerine boldu ve kendini olduğundan yaşlı gösteriyordu. İkinci sahnede Miguel Poveda ile birlikte çıktılar. Ancak yağmurlu sahnede figürler seçilemiyordu. Bence Eva Yerbabuena gibi bir isim daha iyi değerlendirilmeliydi. (Güzel bir videosu şuradan izlenebilir: Video)

Tomatito her zaman ki gibi kendisi hakkında kesin bir fikre sahip olmama mani oluyor; kafası karışık gibi… Bir ara bizimkilerle bağlama-gitar buluşmaları falan yapmaya kalkmıştı. Niña Pastori ile birlikte çıktılar; neresinden baksan bir flamenko-popçu olan Niña Pastori‘nin üzerine çöken olgunluğa hayret ettim. Yakışmış. La Leyenda del Tiempo‘yu çok güzel okudu. Bu da bir Lorca şiiridir ama bize Lorca’dan çok genç yaşta yitirdiğimiz Camarón‘u hatırlatıyor.

Özetle, flamenko camiasının son durumunu görmüş olduk. İlk filmde rol alan tocaorlar Paco de LucíaManolo Sanlúcar, Tomatito, cantaor José Mercé ve bailaor Farruquito bu filmde de vardı. Paco usta ekstra bir şey yapmadı, görünmesi yetti.  José Mercé’nin sahnesi zayıftı. Bunlar içinde en güzel kısım arkasındaki genç cantaoralarla birlikte çıkan Manolo Sanlúcar’ınki oldu. İlk filmdeki usta cantaoralar; Carmen Linares, Remedios Amaya, Aurora Vargas, La Macanita yerlerini gençlere bırakmış; bu genç kızları istisnasız beğendim. Gözümüz ilk filmde olan ve geçenlerde kaybettiğimiz cantaor Enrique Morente‘yi aradı; hüzünlendik. Yerine kızı Estrella Morente hem söyleyip hem hafiften dansettiği bir tangos ile yer aldı. Estrella’ya karşı zaafım olduğu için kendisi hakkında yorum yapamıyorum. En son babasının cenazesinde kilisede yaktığı ağıtla aklımda kalmıştı:Video Neşesini görünce ben de neşelendim. Artık zirvede olmanın rahatlığıyla söylüyor…

13:00 Fitaş Sineması

Pina (Wim Wenders, 2011)

Bu da bir dans filmi… Alman koreograf Pina Bausch‘un anısına… Der Himmel über Berlin‘in yönetmeninden olunca beklenti de yüksek tabii. Hem Wenders daha önce de Buena Vista Social Club için bir film çektiği için herhalde böylesi filmler çekmeye yabancı da değil. Öncelikle, film üç boyutlu çekilmişti. Bilmem buna gerek var mıydı… Bir kere gözlük hem izleyiciyi rahatsız ediyor hem filmin renklerini karartıyor. Aslında 3D’den elde edilmek istenen etki, yönetmenin sahnede boşluğu ve derinliği etkili kullanması ile pekala elde edilebilir.

Evvela; bir konuda samimi olayım. Almanların Tanztheaterının hayranı sayılmam. Milliyetin bu işte bir rolü olabilir mi, emin değilim. Ancak kabul etmeli ki, dans Almanlar için Latinler gibi yaşadıkları memleketin havasından, suyundan aldıkları bir şey değil. Ancak, değil mi ki yerel müzikleri pek zayıf olan aynı millet, bağrından klasik müziğin en büyüklerini çıkarmış; hatta senfonik müzik bir kenara, Mozart (Avusturyalılar da Almandır efendim) örneğinde görüleceği üzere İtalyanlarla yarışan operalara hayat vermiştir; pekala “öğrendiği” dansın da en iyisini ortaya koyabilir. Önümüzde benzer bir Rus balesi örneği varken bunu kabul ederim. Ancak tabii ki herkesin dansı farklıdır ve tüm dans türleri içinde benim için yeri farklı olanlar tango ve flamenkodur. Bence insan vücudu en güzel şekilleri ancak flamenkoda alır ve dans terminolojisinde “uyum” diye bir şey varsa bunun da en güzeli ancak tangoda ifadesini bulur. Ve hiç bir dans, etrafındaki müzikle bu ikisi kadar bütünleşmez. Yoksa belki caz müziği daha çok severim; ancak caz danslarının müziğiyle bunlar kadar kaynaştığını söyleyemem. Bunları söylemiş olayım da önyargılı olup olmadığım takdirinize kalsın…

Filmde ilk olarak Pina Bausch’un Le Sacre Du Printemps koreografisini izledik. Stravinsky‘nin eseri zaten “zor” bir eser; her beğeniye hitap etmesi mümkün değil. Pina’nın bunun üzerine çizdiği koreografinin de müziğe uygun olarak “zerafet” derdi gütmeyen hatta bilakis bilinçli şekilde zerafet karşıtı olduğunu söyleyebiliriz. Sert, hırpalayıcı, yer yer sinir bozucu tekrarları olan ve kimi zaman dansçılar için de tehlikeli olabilecek hareketler içeren bir yapısı var. Klasik balenin parmak uçlarında (en pointe) seken balerinleri yerine; burada kalça ve karının adeta kaba bir kullanımını görüyoruz. Müziğin bir pagan ayinini andıran ruhuna bakınca da insan ister istemez bazı mukayeseler yapıyor. Sözgelimi; Manuel de Falla‘nın Danza del Fuego‘su… Ben sanırım ikincisini tercih ediyorum. Ve koreografik açıdan da, yine sözgelimi Aída Gómez herhalde bana daha çok sesleniyor. Ancak yine de Bausch’un yaratıcılığına bir şey diyemem. Bilhassa toprak ve suyu kullanış şeklini takdir etmemek mümkün değil. Bir dansçının diğerinin üzerine kürekle toprak attığı sahne zihnimde yer etti. Diğer bir koreografisi Café Müller‘de de basit şeyleri; örneğin sandalyeleri kullanarak yarattığı güzel ve ilginç buluşlar var.

Sonuç olarak; gittiğime memnun kaldım. Ancak yönetmen Wenders’in kattığı bir şey bence yoktu.  Sadece Pina’yı anmış olduk. Saura filmleriyle kıyaslanmaz.

19:00 Beyoğlu Sineması

Il Grido (Michelangelo Antonioni, 1957)

Antonioni hakkında bilmem ne yazmalı… Hiç bir yönetmende ondaki fotoğrafçı gözü yok. Herhangi bir filminden rastgele elli kare seçsek; herhalde dolu dolu bir fotoğraf sergisi açabiliriz. Sahnelerindeki derinlikle, aktörlerin sahne içindeki hareketlerinin düzeniyle ve arkalarında devam eden hayatla Fransızların mise en scène dedikleri şeyi öyle ders verircesine ortaya koyuyor ve görsel dili o kadar etkili hale getiriyor ki, adeta senaryoya gerek kalmıyor. Nitekim, Antonioni’nin meşhur üçlemesinden (L’avventura, 1960; La notte, 1961; L’eclisse, 1962) hemen önceki bu filmin konusu üçlemedekiler kadar kuvvetli değil. Fakat ne gam! Filmin sesini tamamen kapatarak izleseydik bile Antonioni’nin imajlarının hoş hatırası ile salondan ayrılacaktık. Bu yüzden onun filmleri herhalde bunun gibi ayaküstü bir yazıdan fazlasını hak ediyor.

İlk gün böyle geçti. Festival coşkumuz devam edecek…

Bilmem söylemiş miydim…

ars longa vita brevis


Tagged: , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

What’s this?

You are currently reading festival başladı… at Aykvt Alp Kapvsvzoğlv.

meta

%d blogcu bunu beğendi: