marmara’nın fokları…

08/06/2014 § Yorum bırakın

Geçen gün Beşiktaş’taki Kadıköy İskelesi’nin yanında denizden kafasını çıkaran bir fokla göz göze geldiğimize yemin ederim. “Gördünüz mü, gördünüz mü” diye bağırmak üzere arkamı döndüm ama etrafta kimsecikler yoktu. Mucizeyi benden başka gören olmamıştı. Hiç değilse fotoğrafını çekeyim diye telefonuma davrandıysam da nafile; daldı ve bir daha görünmedi. Bu ufacık ânı, geçen sene akdeniz fokuBeykoz’dan motorla Yeniköy’e geçerken öyle üçlerle beşlerle ifade edilemeyecek kadar kalabalık bir yunus sürüsünün ortasında kalmamdan ve hatta evvelki sene Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde uğradığım -Hitchcock’un Kuşlar filminden bir sahne kadar ürkütücü- karga saldırısından daha fevkalade buluyorum. Maatteessüf (bu lakırdıyı da ilk defa olmak üzere kullanmış bulundum, umarım yerli yerindedir) utangaç fok, kargalar kadar arsız olmadığı gibi kendini göstermekte yunuslar kadar lütufkâr da değildi. DEVAMINI OKU

benim küçük festivalim v/v…

09/01/2014 § Yorum bırakın

festival 5

İkibinonüç şahsi tarihime kendi halinde sinefillikten çıkıp enikonu “movie buff” olmaya en çok yaklaştığım sene olarak geçecek. Beni en çok sevindiren, başımda türlü sıkıntının olduğu bir dönemden geçiyor olmama rağmen bu süre içinde sinemadan hiç yüz çevirmemiş olmam ve hatta filmlere kapanmamdır. Belki bunun etkisi yalnız izlediğim filmlerin türlerinde oldu. İşte bayağı “festival filmleri” ile başladığımız bu şenlik işinde giderek daha eğlenceli ve kafa dağıtıcı türlere kaydık ve aynı sene içinde gerçekleştirdiğimiz ev yapımı festivalimizin beşincisinde artık müzikallere kadar geldik:

DEVAMINI OKU

benim küçük festivalim iv/v…

07/01/2014 § Yorum bırakın

dort festival

…Zamanla festivalin kendine özgü bir jargonu bile oluştu. Mesela herkes kendine sıcak bi’ şey yahut meşrubat -bu benim için hemen daima koca bi’ bardak buz gibi çikolatalı süttür- ayarladıktan sonra artık herkesin yerlerine geçmeleri gerektiği -yani ‘film başlıyor’ anonsu-  bizde şöyle haber verilir:

Vaziyet alın!

Ve herkes yerine geçip vaziyetini aldıktan ve ışıklar kapatıldıktan sonra dünyanın en güzel kızı filmin artık başlatılması gereğini makiniste (bu hikayedeki makinist ben oluyorum) şu emriyle haber verir:

– Arnavut, çalıştır votkamla eriğimi!

Ve film çalışmaya başlar.

DEVAMINI OKU

benim küçük festivalim iii/v…

06/01/2014 § Yorum bırakın

3. şenlik

…Bir zaman sonra anladık ki, insanın kendi festivali gibisi yoktur: Evvela her filme daima yerin ayrılmış oluyor, sonra seanslar -nasıl olmuşsa- hep uygun olduğun zamanlara denk geliveriyor. Ve en önemlisi program, öyle yarışsın diye değil yarış görsün diye piste çıkarılan atlar gibi festival festival dolaştırılan iddiasız filmler yerine, zamanın hakemliğinden geçmiş seçmece filmlerle hep uzun zamandır izlemek isteyip de bir türlü fırsatını bulup izleyemediğin filmlerden oluşuyor. Üçüncü festivalde temayı ülke sineması yerine tür sinemasından seçelim dedik ve “noir”ı seçtik. İyi de ettik; vakıa en keyifli şenliğimiz bu oldu. Şenliklere motto belirleme işini o vakit düşünmemiştik, ama şimdi bi’ tane koyalım diyecek olsak üçüncü şenliğin mottosu sanırım şu olur:

-You know how to whistle, don’t you Steve?

DEVAMINI OKU

benim küçük festivalim ii/v…

05/01/2014 § Yorum bırakın

senlik 2

…Hemen ertesi ay, ikinci festival geldi. Bu sefer Japon filmlerini seçmiştik. Film sayısını kırka çıkardık. Mizoguchi, Ozu, Kurosawa ve Kobayashi için anma günleri belirleyip, kısa sunumlar koyduk. Konuk yönetmenimiz Hayao Miyazaki’nin -herhalde programına uymadığı için- evimize teşrif etmemesi gibi aksilikler yaşasak da; genel olarak işin altından kalktık. Ve bu sefer gösterilen her bir filmi sevdik. Uzakdoğu filmlerinin oyunculuk bakımından zayıf olduğu önyargısının hiç de doğru olmadığını, kendisini belki ancak Marcello Mastroianni’nin zorlayabileceği kadar iyi bir aktör olan Toshirô Mifune haricinde de bilhassa Takashi Shimura ve bunun yanında Tatsuya Nakadai, Chishu Ryu, Kinuyo Tanaka gibi çok iyi oyuncular bulunduğunu gördük. Ozu’nun o kadar da sıkıcı olmadığını ve herhalde dünyanın en mutlu filmlerini çeken yönetmeni olduğunu; genelde mülayim tipler olan Japonların içinden Takeshi Kitano gibi bütün absürtlüğüyle ancak bir karikatür kahramanı olabilecek kişilerin de çıkabildiğini; Kyoto’da felekten bir gece çalınacaksa mutlaka Shimabara semtine gidilmesi gerektiğini; sakenin çömlekte durduğu gibi durmadığını; tüfengin icadıyla mertliğin samuraylar arasında bile bozulduğunu, sonra Japon estetiğini, kabukiyi, hikimayuyu, zen bahçelerini hep birlikte keşfettik.

DEVAMINI OKU

benim küçük festivalim i/v…

04/01/2014 § 2 Yorum

senlik1

Arkadaşlarla akşamları kendi aramızda “kendimize göre” bir festival düzenleme fikri birden çıktı, bir çırpıda teşvik gördü ve anında uygulamaya kondu. Apar topar düzenlediğimiz ilk “ev sineması şenliği”mizin temasını çok düşünmeden seçtik; Alman filmleri… Görseniz nasıl amatördük! Düşünün ki, festival programında Fellini’nin Casanova’sı bile vardı. “Ne alaka?” diye soranlara Fellini’nin aslen Güney Tirollü bir Cermen ve Casanova’nın -hatunların İtalyan erkeklerine düşkünlüğünden yararlanmak için olsa gerek- İtalyan kılığına girmiş Neuhaus isminde bir asilzade olduğunu söyledik. Bittabi yalandı… Aslında tüm sebep, pizzanın yanında gelen bedava DVD’nin izlenmemiş olarak kalmasın diye programa sıkıştırılmış olmasıydı. Seanslar mütemadiyen kaydı, bir kaç film temin edilemedi; üstelik Herzog, Wenders, Fassbinder üçlüsünü katılımcıların hemen hiç biri tutmadı. Ama sevmiştik festival tertiplemeyi…  Ki peşi sıra dört festival daha geldi. DEVAMINI OKU

yeni cami hünkâr kasrı…

02/11/2013 § Yorum bırakın

İnsan kendine günlük küçük oyunlar uydurmazsa rutinini sevemez ve rutinini sevmeyen kişi yaşamaya katlanamaz. Gündelik hayatıma dair bu türden ufak heyecanlarım olduğu ve bunları bana çoğunlukla yine ufak dikkatler karşılığında yaşadığım şehir sağladığı için kendimi şanslı sayıyorum. Bunların ilki, her sabah vapurdan inip Yeni Cami’ye doğru seğirttiğimde köşede binbir yeni ilhamla beni bekler. Bu heyecan, küfeki taşından enfes bir geçidin içinden geçmek zorunda olmaktır. Günlerin telâşı içinde aynı güzergâhı kullanan hemşehrilerimin pek azının dikkat buyurduğu Hünkâr Kasrı’nın altındaki sivri tonozlu geçit, karşıma bir imkansız Escher yapısı gibi dikilir. Yeni Cami Hünkâr Kasrı 3Eğikliği, nispetsizliği, imkânsızlığıyla çok def’a buradan bir başka dünyaya, bir başka boyuta, bir başka mantığa geçtiğimi kurarım. Ne var ki bu kabaltının ucunda beni karşılayan, hemen dâima, çeyiz bohçalarını doldurma derdine düşmüş zavallı ana kızların yolunu gözleyen at hırsızı kılıklı hanutçulardır. Yine de geçidin ilham ettiği hayâllerle Rızapaşa Yokuşu’nun başına kadar oyalanırım. Bir müddettir rutinimin bir parçası da tam burada daldığım yerden çıkmaktır. Buraya geçen sene bir “meçhul manifaturacı” heykeli diktiler. Fakat kâidenin üstünde “Manifaturacı Draper” yazdığından, gelen geçen bunun gayrımüslim azınlıktan Draper isimli meşhur bir manifaturacıya ait olduğunu sandı, hâlâ da sanır. Gelgelelim “draper” aslında manifaturacının İngilizcesinden başka şey değil. Ahâlinin kabahati yok; ah şu artık taşlara kazınan yabancılara yaranma çabamız! Mister Draper’e huysuzlandıktan sonra ekseriya bir kaç kez arkamı döner bakar, bir gün kendi filmimi çekecek olursam mutlaka o tonozu çekim mekânı olarak kullanmayı düşlerim. Makaraya alınmayı bekleyen ve bir çoğu beklerken zihnimden siliniveren kaç sahnem var orda… Sultanhamamı esnafının çoktan başlamış yaygarasını; çamaşırını, perdesini, havlusunu arkamda bıraktıktan sonra sanki gerçek bir seçim yapacakmış gibi Mercan ve Mahmutpaşa tarafına kaçamak bir bakış atar ve kendimi her seferinde yine Rızapaşa Yokuşu’na vurarak üniversitedeki işime doğru çıkmaya başlarım.Yeni Cami Hünkâr Kasrı 2

DEVAMINI OKU