festival notları & pink floyd…
Nisan 22nd, 2012 § Yorum yapın
Nisan ayı, festival ayı… İKSV sayesinde yılın bu zamanını, gökyüzünde hacı leyleği, Boğaziçi’nde erguvanı, Baylan’da kup griyeyi, Moda Sahili’nde önümüzden sanki biz yetişemeden demir almış birer Sefine-i Nuh gibi geçen ada vapurlarını ve ada vapuruyla önlerinden geçerken uzaktan sakız ağaçlarının altında sevişmelerini izlediğimiz Modalı âşıkları, lüferin tezgâha inmesini, ilk mahyanın uyanmasını, bahçede lâleyi, pazarda enginarı ve müptelâsına kendini fellik fellik aratan çavuş üzümünü beklediğimiz gibi bekliyoruz. İyi şeyler başımıza yılda bir defa geliyor. Film festivali gibi… Bu festivalin İstanbul şehir takviminde artık başka türlü dolmaz bir yeri var. Yine bu sene şehrin caddelerine, sokaklarına, salonlarına festival bir cemre gibi düştü. Bahar geldi. Önümüzdeki haftadan itibaren lâlelerin tamamen açmasıyla iklim büsbütün değişecek ve ne zaman ki mevsimleri iyi tanıyan bir İstanbul hanımı bir muvakkit edasıyle ilk kez “Aman, enginarlar da hep kılçıklandı!” diyecek, bahar sessizce İstanbul’dan çekilecek… Tâ ki, gelecek senenin film festivali için gong çalana dek… DEVAMINI OKU
emirgân, ladino ve birkaç şey daha…
Mart 29th, 2012 § Yorum yapın
Pazar gecesi sanırım uzun süredir önünde dolaştığım bir eşiği geçtim. Bu bir çeşit şahsi rönesans, nevruzun dört gün sonrasına denk geldi. Dört gün gecikmeyle ancak, baharın kapısından girdim. Dört bir yan Emirgân’dı ve Boğaz sonsuz güzeldi ama galiba Mor öteden çağırmasa tek başıma yapamayacaktım. İki yıl önce verilmiş bir söz üzre beklediği yere gittim. O şarkı söyleyecekti. Ve ben dinleyecektim. O kadardı. Ama niçin hâlâ boşlukta hayalini arar gibi bakıyorum? Davetkâr sesi, dansı, büyüsü, gülüşleri, “yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri”, “işveyle devriliş, saçılış örtünüşleri”…
DEVAMINI OKU
oscar’ın ardından…
Mart 4th, 2012 § Yorum yapın
Eyyam nedir, eyyamcı kime denir? Bu kelimelerin dilimize girişi ve birden
yaygınlaşması, dilin yaşayan bir varlık olduğunu tek başına kanıtlayabilir galiba. Eyyam, aslında yevm’in çoğulu… Yani günler demek… Fakat bu sözlük anlamı ile bugünkü kullanımı arasında hemen hiç bağlantı yok. Bana öyle geliyor ki, her şey bir yanlış anlama ile başladı. Televizyondaki futbol programlarının tuhaf kelimelerle konuşmayı seven yorumcuları, bir on yıl kadar önce, eski lügatlara sıkışıp kalmış “eyyam” kelimesini hem de anlamını dahi bilmeden hortlattılar ve bunun yanına “eyyamcı” diye bir şey uydurdular. Kelime
inanılmaz bir anlam kaymasına uğradı fakat daha önceleri tek kelimeyle ifade edemediğimiz bir durumu tarif etmeye başlamış olacak ki başkaları tarafından da benimsendi. Bugün siyasi açık oturumların hemen hepsinde en az bir kez bu kelimeyi duyuyoruz. Öyle ki bir tartışmacı ya da siyasetçi, muarızları aleyhinde hiç bir şey bulamazsa onları eyyamcı olmakla itham ediveriyor. Yalnız bugün dahi kelimenin anlamını söylemek zor. Futbol yorumcularının eyyamcı sıfatını taktıkları kişi ya da kurumlar, hep karar mercileri idi. Yani hakemler ve Türkiye Futbol Federasyonu… Buna göre, kararı veren, nabza göre şerbet veriyor, herkese mavi boncuk dağıtıyor, siyaseten doğru olmaya çalışıyor ve en önemlisi daha önceki bir yanlış kararını bir başka yanlışla düzeltmeye çalışıyorsa eyyamcı idi.
Eyyam ve eyyamcılık denince benim aklıma, ne vermediği penaltıyı telafi etmek için karşı tarafın bir oyuncusunu yok yere oyundan atan bir futbol hakemi, ne de bir kulübü kayırıyor demesinler diye o kulübe ceza yağdıran futbol federasyonu gelir. Bu işin kitabını yazmış olan kurum, her sene Oscar ödüllerini dağıtan, Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’dir. Akademi, sürprizleri sevmez, tepkiden çekinir ve daima dengeleri gözetir. Hiçbir zaman o yılki adayları kendi geçmişi ve adayların geçmişinden bağımsız olarak değerlendirmez. Kimin biraz daha beklemesi gerektiğini ve kimin artık Oscar zamanının geldiğini hesaplar. Yirmi yıl önce hakkının yendiği söylenen bir yönetmenin ucuz bir işine Oscar vererek günah çıkarmaya çalışırken, o sene mükemmel bir iş çıkarmış genç bir yönetmeni harcayıverir. Konjonktüre göre bir oyuncuya sırf zenci olduğu, bir yönetmene sırf kadın olduğu için ödül vermiştir, verir, verecektir.
Aslında 84. Oscar Ödül Töreni benim açımdan önceki yıllara nazaran daha az sinir bozucu oldu. Bilhassa Akademi’nin Scorsese’nin “die-hard fan”larına prim vermemesine sevindim. Tahminlerim de genelde tuttu. Fakat bazı kategorilerde midemi bulandıran tercihler olmadı değil. Bakalım…
oscar’a inanma, oscar’sız kalma…
Şubat 27th, 2012 § 1 Yorum
Oscar gecesi, geldi çattı. Akademi’nin her sene yeni bir tanesini icat ettiği
türlü dalaveresine, kırmızı halıda arzı endam edenlerin insanı çıldırtan yapmacıklığına ve prompterdan espri okuyan sunucuların zevzekliğine rağmen bu geceyi niçin bu kadar heyecanla bekliyoruz bilmiyorum. Evet, Avrupa sinemasını daha çok seviyoruz. Ama bir Altın Palmiye, Altın Ayı yahut Altın Aslan’ın, Oscar’ın büyüsüne sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Oscar, herkesin rüyası… Düşünüyorum da benim dahi henüz hiç birini çekmediğim kaç oscarlık filmim var…
Akademi’nin her halükarda sinirlerimizi bozacağını biliyorum. Fakat öne çıkan adayları şimdiden değerlendirelim ki kazananlar belli olduktan sonra “ben demiştim” diyerek verip veriştirmeye hakkımız olsun. 84. Oscar Ödül Töreni’nde birden fazla adaylığı bulunan filmler şöyle;
- 11 dalda aday: Hugo
- 10 dalda aday: The Artist
- 6 dalda aday: Moneyball ve War Horse
- 5 dalda aday: The Descendants ve The Girl with the Dragon Tattoo
- 4 dalda aday: The Help ve Midnight in Paris
- 3 dalda aday: Albert Nobbs, Harry Potter and the Deathly Hallows – Part II, Tinker Tailor Soldier Spy, Transformers: Dark of the Moon ve The Tree of Life
- 2 dalda aday: Bridesmaids, Extremely Loud and Incredibly Close, The Iron Lady, My Week with Marilyn ve A Separation

köşedeki dükkan…
Ocak 31st, 2012 § Yorum yapın
İstanbul’a kar yağıyor… Sevdiğim ve özlediğim biçimde değil gerçi… Şimdilik yağmaktan çok savuruyor. Yine de bir zaman sonra rüzgarın kesilip karın en güzel haliyle yani lapa lapa yağmasını bekliyorum. Aslında üşümek kendimi güçsüz hissettirdiğinden sinirlerimi bozar, soğuktan nefret ederim.Yalnız kış mevsiminin doyumsuz bir estetiği olduğuna da inanırım ve kışı bu plastik tarafıyla ufaklıktan beri severim. Evde sıcak bir köşeye çekilip buğulu pencerenin ardından lapa lapa yağan karı izlemenin zevki… Tanrı, bütün sanatçıların piridir. İnsan bunu en çok, hiçbiri bir diğerine benzemeyen kar tanelerindeki yüksek sanatı görünce anlıyor. Ve yıl boyu gördüğümüz manzara, onun ufak dokunuşlarıyla nasıl da daha derin, daha esrarlı, daha zarif bir hal alıyor.
Çocukken Andersen’in Kibritçi Kız’ında yahut Karlar Kraliçesi’nde Grimm Kardeşler’in masallarında olmayan efsunlu bir taraf bulurdum. Kışa düşkünlüğümde bu Danimarkalının daha çocukken zihnime çizdiği tabloların da bir payı olsa gerek. Yalnız ne mutlu ki kışı yalnız kitaplardan okumadık. Biz ortaokulda “kaban”a terfi etmeden önce ilkokulda “gocuk” giyen galiba son nesiliz. Şimdi sırtımda siyah “pea coat”um ve başımda kasketim, bir serseri denizci gibi sokaklarda dolaşırken, annemin atkımı kapüşonum üzerinden yalnız gözlerim açıkta kalacak şekilde kat kat dolayıp, üşütmeyeyim diye bin bir tembihle evden uğurladığı ve sırtıma yüklenen çantanın ağırlığından havaya kalkan kollarımla karlara bata çıka okula gittiğim o gocuklu yıllarımın kışlarını ne kadar özlüyorum. Çocuklar, her şeyi olduğu gibi kışı da bizden çok severler. Bir çocuk bir böceği sevebilir ve bizim soğuğundan kaçtığımız kardan kendine oyunlar yaratabilir. Oyundaki yerimi başkalarına bırakalı çok oldu. Yıllar var ki Kardanadamla görüşmedik. Sanırım o da kendine yeni arkadaşlar buldu. Yine de düşünüyorum da; galiba bana en gurur veren şey, bir zamanlar çocuk olmuş olmamdır.
Dışarıdaki hayatı çocuklara teslim ettiğimiz böylesi kış günlerinde bizim için en iyisi, battaniyeye sarınıp elde bir fincan sıcak çikolatayla film izlemektir. İzlememiş olanlara güzel bir kış filmi olarak Ernst Lubitsch’in 1940 yapımı “The Shop Around the Corner” filmini öneriyorum.
etta’ya veda…
Ocak 20th, 2012 § Yorum yapın
25 Ocak 1938 – 20 Ocak 2012
Bâki der ya:
Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal, Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.Hayatın yegâne anlamı budur. Peki şimdi anlamsız hayatlarımızla bizler, “I’d Rather Go Blind” diyen sesini sonsuza dek gökkubbeye asan ve muhtemelen ölümü “At Last” diyerek karşılayan Etta James’in ardından, nasıl gülünç olmadan üzüldüğümüzü söyleyelim?
lefter’e veda…
Ocak 13th, 2012 § Yorum yapın
esmer yıldızım…
Aralık 20th, 2011 § Yorum yapın
Sanırım Tanrı’nın yalnız biz görelim, seyredelim ve hayran olalım diye aramıza
saldığı varlıklar var. Dün gece bunlardan biri Harbiye’de karşımızdaydı. Yalnızca sahneye bir sandalye atıp karşımızda otursaydı bile, galiba ben yine ona hayran olurdum. Ama o şarkı da söyledi. Ve belki de beni etkilemenin en kolay yolu şarkı söylemek olduğundan dün gecenin hayali hala gözümün önünden dağılmıyor.
Müzik dediğimiz şeyin basit bir mantığı vardır. Birisi ritim tutarak yekpare iken geçtiğini farkedemediğimiz zamanı sayar ve bir başkası sesi, artık aralıklarını bildiğimiz bu tezgaha bir iplik gibi geçirir. Bir duyguyu dokumak gibidir. Ancak öyleleri var ki bu işi yaparken her bir ilmeğine bir olağanüstülük katıyor. Estrella Morente’yi CRR sahnesinde izlerken soluk alıp vermek, göz kırpmak, alkış tutmak gibi bizim de zamanı insiyaki olarak saydığımız alışkanlıklarımın bile düzenleri şaştı. Ve çıktığımda adımlarım ve kalbim uzun süre eski sıradan ritimlerine giremediler. DEVAMINI OKU
aya irini’de bir akşam…
Aralık 19th, 2011 § Yorum yapın
Yazdan kalma bir kış gününün akşamında, dün Diego’yu dinlemek için Aya İrini’deydik…
Karşıya geçmek için erkenden iskeleye gittim. Lodos fena vuruyordu ve mecburen bindiğim Karaköy vapuru haricinde bütün seferler iptal edilmişti. Bu yüzden karşının bütün yolcusu, bir hafta sonu akşam vapurunda rastlanmayacak şekilde, tıkış tıkış tek vapura doluşmuştu. Sıcak rüzgar vapuru bir hayli sallarken, iki sene her sabah Diego’nun “Y aunque tú ♪♩♫“ diye ünleyen sesiyle uyandığım ve uyku sersemliğinin ağırlaştırdığı yarı flamenko yarı bolero adımlarıyla duşa gittiğim sabahları hatırlayıp içimden tekrarlıyordum; “…tiene lágrimas negras, tiene lágrimas negras ♬♪♫ ♬♪♫” Şarkının acıklı sözleriyle hiç bağdaşmayan aynı aptal gülümsemeyle etrafımı süzerken, bilmem hangi gailelerle karşıya geçmek isteyen insanlar arasında, çalan şarkı bitmeden telefonunu açmayanlar veya benim gibi şarkıyı dinleyebilmek için alarmı susturmayanlar ya da hayatında bir kez olsun duş başlığını mikrofon gibi eline alıp şarkı söylemiş olanlar var mıdır diye düşündüm. Böyle bir yabancıya denk gelsem, herhalde günde iki kez, her sabah ve akşam, yaptığım bu yolculukta zihnimden geçenleri paylaşmak üzere şöyle iki lafın belini kırmak isterdim. Haydarpaşa İskelesi’ni niçin Haydarpaşa Gar’ından daha çok sevdiğimi anlatabilir, Selimiye Kışlası’nın hangi penceresinde bir hayalet yaşadığına inandığımı gösterebilir, Kadıköy Mendireği üzerine tüneyen karabatakların bir daldılar mı kaç metre ötede su yüzüne çıkacağı üzerine iddiaya tutuşabilir ve Harem Otogarı ile Haydarpaşa Limanı yerine kaç kez yapıp yapıp yıktığım taş binaların oluşturacağı Kadıköy siluetini havaya parmağımla çizebilirdim. Bu imkanı bulamayınca ne kadar bahtsız olduğumu bir kez daha anladım. Çünkü bana mutluluk veren şeylere ancak bilet alarak katılabiliyordum. Ve böylece konser biletimi daha bir sıkı tutarak Aya İrini’nin yolunu tuttum.
cesária’ya veda…
Aralık 19th, 2011 § Yorum yapın





